8 Nisan 2014 Salı

Yeldeğirmeni


 



Ufuksuz bir yaşamdayım sanki
ne berisi ne de ötesi var.
Sonsuzluğa dönen
yel değirmenleri gibi,
zamanı  çevirir bir şeyler beklerim.
 
 


Yel bende  yaşar,
yel bende konuşur,
Sonunda yel ben olurum.

Umutlarım tükendiğinde
Yanıtlarım bittiğinde,
Yaşam üzerine
.                      
                                                        Kemal Türkmen
 

23 Şubat 2014 Pazar

Karşılıklı Sevgi Üzerine







İki gün önce, sevgili kızım Zeynep karşılıksız sevgi üzerine konuşmak istedi benimle.
Belli ki onu üzen birşeyler var!
Olmayan, eksik olan, kullanan ya da oynanan sevgiler demiyordu kızım , karşılıksız olanlardı onun derdi.
Düşündüm...
Bence evrende karşılıksız hiç bir şey yoktur aşk dışında.
Ama aşığın çabaları, evrenin en güzel şeyi olan karşılıklı sevgiyi yaratabilir.
Ve böylesi sevgilerde, aşkta olmayan bir özgürlük vardır.
Arkadaşın hatta baban ya da annen seni sevmiyorsa sen de onu sevmeyerek kendiliğinden bir karşılık verebilirsin.
Ve Zeynep'in bu soruyu sorduğu günün sabahında güzel kedim Şanti kucağımda son nefesini verdi.
Göğsümde hissettiğim minicik kalbi durdu karanlık gecede ezanlar okunurken ve bana bakarken.
On yıl birlikte yaşadık.
Ona hiç bir şey öğretemedim, içgüdüleri ne emrettiyse onu yaptı.
Mavi gözleri, uzun tüyleriyle çok güzel bir kediydi.
Ama ilk günlerde onu sadece beğeniyormuşum . Zamanla garip bir şekilde, onun sevgisini kazanmak istediğimi fark ettim.
Hiç bencil değildi, salt doğasına uygun yaşamak istiyordu ve bunu anlayıp saygı gösterdiğimde, artık beni sevdiğini anladım.
Emir vermemden hoşlanmıyordu, zaten versemde dinlemeyeceğini fark ettim.
Kediler çok erken çağda 'ben de varım' diyebilen ve bunun için durmaksızın mücadele verebilen şanslı hayvanlardır. Şanslı diyorum çünkü kanımca bu mücadeleyi verebilecek bir iradeye doğuştan sahiptirler.
Bir anne çocuğunu önce emzirir, sonra bir kaşık yardımıyla mamasını yedirir.
Bebeğin günü geldiğinde, annesinin tuttuğu kaşıktan yemeği reddetmesi, bir gelişme ve özgürlük isteğidir.Çocuğun giderek artacak olan bağımsızlığının ilk tomurcuklarıdır.
Etkenliği biteviye engellenen çocuk, edilgen bir kişiliğe kolayca kayabilir.
Ve karşılıksız sevgiyi doğal bir hak olarak görmeye başlar ve hep ister.
Bir kedi edilgenlikten içgüdüleri sayesinde kurtulur ve doğasına uygun olarak yaşar.
Ya içgüdülerini yitirmiş insanoğlu ne yapmalı?
Marx 'İnsanlar kendi tarihlerini yapar' der. Ama ne yazık bunu canımız istediği gibi yapamayız.
Yani geçmişten bize kalan koşullar ne ise ancak onun doğrultusunda eyleyebiliriz.
Edilgen bir yaşamın en güzel örneğini köpeklerde görürüz. Onlar asırlar önce ilk insanlar tarafından ehlileştirilen hayvanlardır.
Bir köpek ne denli insan gibi davranırsa yani ehlileşirse o kadar sevilir.
Ama kanımca sadece sevgi vererek sevgi bulur insan.
Günümüz insanları sevgi vererek sevilmenin yarattığı mutluluğu, sevgi vermeden sanki alışveriş yapıyormuşçasına duyulan hazlarla karıştırıyor sanki.
Noktayı koyduğumda sevgili kızım aradı.
Konuştuk...
Kapattığımda gülümsüyordum mutlu mutlu.
Seviyorum ve seviliyorum.
 
 
 
 
 

10 Şubat 2014 Pazartesi

Uçurtmalar


 
 







Ne çok yıl geçti uçurtmas'ız.
Bugün bile, gökyüzünde özgürce salınan bir uçurtmaya saatlerce bakabilirim.
Uçurtmam hazır…
Yarın rüzgar tepesinde deneyeceğim.
İlkbaharın geldiğini ve gittiğini rüzgarlar söyler bana.
Üşüme ve serinleme arasında gidip gelinen garip bir mevsimdir o.
İncecik sapları üzerinde salınan yulaf otlarına baktım.
Sanki uçurtma uçurmak için iyi bir hava olduğunu söylüyorlar.
Garip bir coşku kaplıyor içimi. 

Gökyüzünde beyaz bulutların arasında, gökkuşağının renkleriyle, incecik tek bir ibrişimin ucunda nasılda mutlu süzülüyor uçurtmam. 
Kendimi düşündüm, geçmişimi geleceğimi özgürlüğümü sınırlayan, kısıtlayan beni kukla gibi oynatan binlerce ipi düşündüm.

Uçurtmaları böylesi sevmemin nedeni hiç bitmeyen bir özgürlük özlemi olabilir mi ? 
Sonra elimde tuttuğum ip gözüme takıldı...
Kendimi kandırıyorum yahu...
Onun da benden bir farkı yok.


 
 
 
 
 

24 Ocak 2014 Cuma

Köpekçe ve kedice yaşamlar üzerine





Dayanmaya çalıştım.

Sanki başıma gelecekleri bilir gibi.

Ama mümkün değil, iç paralayıcı, çocuk ağlamasına benzeyen ses susmak bilmiyor.

Hava soğuk, hem de çok soğuk neredeyse sıfıra yaklaşmış.

Çaresiz, yağmurluk, çizme çıktık dışarı.

Yaklaştıkça ses daha da şiddetlendi ve onu gördüğüm de, o küçük ıslak şey ulumaya başladı.

İliklerine kadar ıslanmış, bir yavru köpek, taş duvarın dibine yapışmış rüzgarın yağmurun altında bekliyor.

Tam bir sokak iti...

Alın elinize bir köpek kitabı, karış karış tarayın.

Mümkünü yok benzerini bulamazsınız.

Yedi ceddi saf kan sokak iti.

Karışa, karışa bu topraklara has güçlü, dayanıklı, akıllı (zeki değil) bir soy ortaya çıkmış.

Renk anadolunun hakim bozkırları gibi. Alacalı sarı bir post, kafada düzensiz sarılar kahveler. Siyah uzun bir burun, ucunda belli belirsiz bir beyazlık.

Ama bakışları, bakışlarına kenetlendim bir anda.

Korku, panik ama hepsinin ötesinde derin bir hüzün algıladım o simsiyah parlak güzel gözlerde.

Önüne koyduğum üç dilim ekmeğin, ikisini ağzına aldı üçüncüsünün üstüne bastı korkuyla.

Sonra boğulur gibi önüne ne koydumsa yedi bitirdi, ve uyudu......

Ve yağmurla geldiği için Yağmur oldu adı.

Bir ay geçti yağmur2un nüfusuma kayıt olalı.

Bu sabah yine onu sevdim, yemeğini verdikten sonra yine biraz koşuşturduk.

Sonra koltuğuma kuruldum.

Bir elimde kahve fincanım diğer elimle onu severken, uçurumun ötesinde ufuğa yaslanmış zirveleri aklanmış dağları seyrediyorum.

Düşünceleri bile kovmak istediğim sessiz, sakin huzur dolu bir zaman geçiyor yavaş yavaş.

Evin kapısı aralandı ve Şanti'nin kafası göründü. İkimize öylesine kayıtsız hatta küçümseyici bir bakış attı ve sinir bozucu bir yavaşlıkla bahçeye doğru yürümeye başladı.

Yağmur hevesle kuyruğunu sallıyarak sayısız dostluk mesajlarından yeni birisini yolladıysa da, Şanti yüz vermedi ve bahçede gözden kayboldu.

On yıldır kedimle ayni evi paylaşıyoruz.

Ona ismi dışında tek bir şey öğretemediğimi fark ettim birden. Yıllardır kendi seçtiği yerde yatıyor. Mamaları belirli aralıklarla değiştirmezsem yemiyor. Canı isterse gelip kendini sevdiriyor. Ama ben sevmek istediğimde arkasını döndüğü çok oldu. Ama en uygunsuz bir anda da sürtünüp sevmemi istiyor.

Kimin kime sahip olduğuna dair şüphe uyanıyor içimde.



Köpekçe ve kedice ilişkiler üzerine düşünmek ve yazmak istiyorum....

 

 

 

 

 

 
 

Sears







Bu sabah köyden geçerken, bir çocuk ilişti gözüme yolun kenarında, oyuncak cipinin direksiyonunda neşe içinde geziniyordu.
Düşüncelerim bir anda onlarca yıl geriye, doğunun devlet çiftliklerinden birisine, çocukluğuma uzandı.
Issız bir arazinin ortasında, tek katlı evin salonundayız ailecek. Amerika'dan henüz dönmüş babam, kocaman, korsanların define sandığına benzeyen ahşap sarı metal atkılı bir bavulu açıyor.
Bugünün çocuklarının kaşını bile oynatmayan şeyler....
Bana kurmalı bir taksi, abime lastik tekerlekli bir karış boyunda bir cip, mont, naylon yağmurluk, ilk kez gördüğümüz ucu silgili kalemler falan filan.
Bir devlet memurunun sınırlı maaşıyla alabileceği şeyler.
Doğadan başka eğlencesi olmayan iki kardeş, bu oyuncakları yatağımıza hatta rüyalarımıza bile misafir ettik.
1953 model, yaşamımın bu ilk oyuncak taksisi sağlam ve zembereği çalışır durumda salonumun baş köşesinde hala duruyor.
Günler sonra, sandığın dibinde yüzlerce sayfalık, kalın bol fotoğraflı bir kitap bulduk.
Günümüz AVM' lerinin dedesi diyebileceğimiz, ünlü Amerikan Sears mağazalarının alışveriş kataloğu...
Bol resimli yüzlerce sayfalık bir kitap.
Bir solukta oyuncak bölümüne geldiğimizde, yaşamımda hiç hissetmediğim çok güçlü bir duyguyla tanıştım.
O şeyi istiyordum..
İçinde benim yaşımda iki çocuğun oturduğu, ışık saçan farları, lastik tekerlekleriyle o cipi ölesiye istiyordum.
Sevgili Babam, acaba ortanca çocuğuna göre son derece mantıklı olan bu isteğe hayır derken ne düşündü ?
O güne değin her isteği karşılanan ben, zenginliğimin ve mutluluğumun sınırlarının isteklerimin sınırlarıyla olan bu garip ve incitici ilişkisini nasıl anlayabilirdim?
Çikolata, şeker istediğimde alabilen benim babam, o çok güçlü babam neden o oyuncağı alamıyordu bana?
Para neydi ki acaba?
Kapitalizmin ilk berbat deneyimini orada, her yere uzak o çiftlikte Sears'ın kataloğuyla yaşadım.
Gözyaşlarım sevgili babamı kimbilir ne kadar üzmüştür.
Keşke bugün yaşasaydı ve onunla paylaşabilseydim.



 

 


26 Aralık 2013 Perşembe

Ankara'nın Bağları


Sabun kokan çarşafları koklayarak uykuya daldığım gecenin sabahı.
Kedi gibi uzun uzun gerinerek kalktım yataktan.
Sobama çıraları sıralıyorum, sonra kurumuş bir kaç ince çam dalı ve yosunlu meşe odunları.
Biraz açık bırakıyorum camlı ağır döküm kapağı.
Tutuşan çıralar, meşeler ve sonra salt alevler.
Sobam dan yayılan sıcaklık ve odada hafif bir duman kokusu.
.........................
Keyfim yerinde
Beyaz fincan, sıcak çay, sert kabuklu ekmek ve zengin sofram...
Kahve makinesinin gürültüyle öğüttüğü kahve çekirdeklerinden yayılan o muhteşem kokuyu içime çekiyorum, birazdan kahvem hazır olacak.
Bir şeyler oldu bana, önceleri böylesi sabahlarda salt sessizliği yeğlerdim kahvemi içerken.
Ama sonra, önce sonatlardan başlayıp, oda müzikleri, senfoniler derken eskiye döndüm ve yine klasik müzik dinlemeye başladım.
Ama bu sabah açık unuttuğum radyom dan bir türkü yükseldi.

Ankara'nın bağları
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman zarhoş oldum da
Kaldıramıyom kolları
Köpeğim yağmurla karşılıklı oynamaya başladık bahçe de
Bakmayın siz benim oynadık dememe, karşılıklı sıçrıyoruz neşe içinde.

İki paradigma arasında çelişkilerle dolu bir dünya da yaşadığımı fark ettim bu güzel türküyle belki de yaşamımda ilk kez oynarken.
Bilincimi işgal eden iki paradigma çelişkileri (geleneksel ve modernite çatışması) ruhumda ne denli ontolojik psikolojik ve estetik uyumsuzluklara temel oluyor artık açık görebiliyorum.
Tüm geçmişimi dışarıdan gelen ölçütler ışığında yeniden değerlendirdiğimi fark ediyorum.
Sanki yeniden yaratmışım kendimi .
Öğünmeli' miyim ?
Üzülmeli miyim ?
Bir Japon, işi ve modern hayat tarzı ile batılıdır. Ama mahremiyetinin iç bölgesini oluşturan, aile hayatı ve görenekleriyle geleneklerine bağlı kalır; Öyle ki bu bölünme normal faaliyetlerini aksatmadığı gibi onu bir ölçüde aşırı sert sarsıntılardan korur.
Ama ben ya da benim gibi memleketin vasat entelektüelleri, iki bir kolostrofobi içindeyiz sanki.
Ve D. Shayegan'nın söylediği gibi, uygarlaşmış dünya tarafından tanınmak, evrenselliğe ulaşmak, bu boğucu ve güçsüzleştirici taşralılıktan kurtulmak isteriz hep.
İlerisinde olduğumuzu sandığımız bir kültür ve içine bir türlü giremediğimiz göz kamaştıran bir başka kültür arasına sıkıştık kaldık.
''Ne burada, ne orada; birinden kovulmuş öbürüne varamamış insanlar''

Ankara'nın bağları türküsünü bir daha bir daha dinlemek istiyor canım!
Ama komşum, sevgili komşum içeri kaçtı!

3 Aralık 2013 Salı

Bencillik ve Özgecilik






Kitap okurken bir kelime karşısında kalakaldım.
özgecilik.
Düşünmeye başladım, benzetmeye çalıştım, öz kelimesinden yola çıktım yine olmadı çaresiz TDK'ya başvurdum.
Diğerkamlık....
Yine utandım, yahu bu kelime, tanıdık olmasına tanıdık ama nereden gözüm ısırmakta ?
Belli ki yıllardır kelime dağarcığımda kullanılmadan bekliyor.
Ve ilginç olanı onu tanımlamak isteyenler, en iyi bilinen zıt anlamına yönelmiş hep.
Yani bencilliğin tersi demişler...
Sonra önüme gelene sordum, önce özgeciliği ardından diğerkamlığı.
Sadece yaşı biraz bana yakın olanlar, diğerkamlığı bir yerlerden sanki duyduklarını söylediler. Hepsi o kadar.
Herkesin bencil kelimesini bilip, sürekli kullandığını söylemeleri ama zıddını anımsamamaları günümüzün ilginç bir gerçeği olsa gerek.
Özgeciliği erdemli bir bireyin bilincinin yapıtaşlarından biridir diye bilirdim.
Bir darbe de burdan yedim...
Özgecilik (diğerkamlık) eğilimlerinin, bencil genlerimizle çatışacağı sanılırken tersine onun bu eğilimlerimizi şekillendirdiğinin keşfi bilim tarihinin en rahatsız edici keşiflerinden biriymiş.
Bu keşfi anlamak ahlağa olan bağlılığı temellerinden sarsabilir diyor Randolf Nesse.
Yani yerlerde sürünen ikiyüzlü bir ahlaktan bahsediyor.
Ve sonra devam eder ünlü düşünür; 'Bu bilimsel gerçeği kavradığımda iyi ve kötü anlayışıma bu denli hoyratça meydan okumayacak bir seçenek bulmaya çalışmaktan geceler boyu gözüme uyku girmedi'
Sokrates 'sorgulanmayan yaşam yaşamaya değmez demiş'
Bende sorguladım, özgeciliğe neden bencillik kadar aşina olmadığımı.
Vardığım sonuç, bencil genlerim aklımı kullansam da kullanmasam da beni avucunun içine almış yönetiyor. Bencillik ve özgecilik, genlerimin gerektiğinde kullandığı birer maske sanki.
Sadece ve sadece duygularım beni akılcı bir budala olmaktan korur diyor Nesse.

Öyleyse, şu yukarda yazdığım Sokratik özdeyişe inanmak şartmıdır?

Yozlaşan mükemmellik

 
 
 
Dün çürümüş bir odun parçasını sobama atarken düşündüm; hiç de kötü bir görünümü yoktu, hatta güzel bir kokusu bile var denilebilirdi. 
Sonra bahçemde çürüyen çiçekler aklıma geldi.
Ardından çimlerin arasında bulduğum ölü bir serçeyi anımsadım.....
Ve sonra otopsi yaptığım, fakülte yıllarımın çürümüş insan bedenlerini düşündüm...
Tartışmasız tüm bunlar arasında en iğrenci biz insan bedenine ait
 olandı.
Galiba insan bilincinde bir canlı ne denli kutsalsa ölüp çürüdüğünde o kadar iğrençleşiyor.
Bir İbrani özdeyişine göre 'Bir şey mükemmelliğinde ne kadar kutsallaştırılırsa çürümesinde de o kadar çirkindir' 
Ne kadar doğru bir düşünce.
Yozlaşan kültürlere bakıyorum,
Sonunda hep lüks, şatafat , batıl inançlar ve köleliğe dönüşmüş

6 Kasım 2013 Çarşamba

Bedenin kölesi olan akıl





Çok yıllar önce, uzmanlık imtahanım sırasında, bir nedenle ara verilmişti.
Ben kitaplara gömülmüş olası soruları, asistan odasında gözden geçiriyordum.
Birden kapı açıldı, korku dolu bir çift mavi göz bana bakıyordu, hayır bakmıyordu, sanki eritiyordu beni. 
Omuzlarına kadar dökülen ışıltılı sarı saçlarının arasından seçebildiğim küçücük kırmızı dudaklar bir şeyler söylüyordu bana ama sanki bir el evrenin ses düğmesini kapatmıştı.
Anlamadım, çünkü en ince detaylarına kadar bugün bile hala anımsadığım o güzelliğe kaptırmıştım kendimi.
Aşık olmuştum!  
Sonra kristal gibi bir ses beni sarıp sarmaladı...
Tüm imtahan evrakları arabasında kilitli kalmış.........
Sonucunun ne olacağını, o irileşmiş ıslak gözlerle ne güzel anlatıyordu!
Şimdilerde anladığım beni ve de herkesi yöneten 'o' güç, bu olay dışında evrende olan her şeyi bir kenara attı veyok etti sanki.
Şovalye, çilingir karışımı bir kemal ve yanında o muhteşem varlık birlikte arabasına doğru yürümeye başladık.
Ama neler neler düşündüm ne hayaller kurdum o kısacık yürüyüşte!
Bir tek onunla tekrar nasıl görüşebileceğimi sormak aklıma gelmedi.
Sonra...
On dakikalık aşkım, yanağıma bir öpücük kondurdu, evraklarını aldı ve gitti.
Uzaklaştıktan çok sonra aklım başıma geldi, sınavımı anımsadım ve zor yetiştim.
Soruları yanıtlarken, aklım hala ondaydı !

Filozoflar'ın çoğu cinsellik ve aşkla hiç ilgilenmezler demiştim.
Aklı kutsarlar, dogmalardan tiksinirler.
Başka bir deyişle, aklın bedenin sadık bir kölesi olduğunu itiraf edemeyecek kadar kibirlidirler.
Bir tek Schopenhauer ve Montaigne bu gerçeği açık olarak dile getirebilmiştir.
Bende onlar gibi düşünüyorum.









 

4 Kasım 2013 Pazartesi

Tanıdığım en zengin canlı






On dokuzuncu yüzyılın en tanınmış bohemlerinden H.D. Thoreau'yu çok severim.
Bu sabah, bir düşüncesini anımsadım;
1845 yılında, o olağanüstü kitabını yazmak için Walden gölü kıyısında bir kulübe inşa eder.
Tümü 28 dolar tutan inşaat malzemelerinin çok ayrıntılı bir dökümünü özellikle listeler.
Dışsal olarak basit ama içsel olarak zengin bir yaşam sürüp süremeyeceğini anlamak istemektedir.
Maddi kıtlık ve ruhsal tatmin birlikte olabilir mi?
Farkına vardığı yalın gerçek, insan etrafını ne kadar etkilemeye çalışmazsa yaşamı o denli ucuza gelmektedir.
Ve ardından duyduğum en anlamlı sözlerden birini ekler.
''İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir.''
Etrafıma bakındım...
Yahu ! Sevgili kedim Şanti'den daha zengin birini tanımıyormuşum ben.

14 Ekim 2013 Pazartesi





Sevgili kedim on yaşında.
Yani kimilerine göre, ölüme olan uzaklığı elli altı yaşındaki bir insanla ayni.
Bizler on iki ayda bir yaş büyürken, onlar üç ayda bir yılı tamamlıyorlar.
Yani, ölüme dört kat daha hızla yaklaşıyorlar.
Çok yakında on'lu yaşlarını sürdürürken bile, benden çok ama çok yaşlı bir kedim olacak.
Tüylerindeki renkler soldu, bakışları yumuşadı, daha çok uyuyor ama hep mutlu mutlu mırıldanıyor.
Sanki evimde bir güneş, sessiz sakin huzur saçıyor, ısıtıyor her yeri.
Eski felsefi gelenekler ölüme değer verir ve biteviye sorgular.
Ölümü anladıklarında, ona alışacaklarına ve kaçınılmaz sonun yarattığı kaygıların hafifleyeceğine inanırlardı.
Olmadı...
Yakın dönemler ve günümüz çağdaş düşünürleri ise ilgi göstermez gibi duruyorlar.
Aslında unutturma ya da göz önünden uzaklaştırma olarak gördüğüm bu eylemin altında kimi ekonomik çıkarlar yatıyor gibi.
Hangisi doğru umurumda bile değil!
Öyle ya da böyle, birgün rüzgarım kesilecek, bir yeldeğirmeni gibi son kez dönüp duracağım. Hemde çevremde tüm kalan dostlarım neşe içinde rüzgarlara boğulurken.
Canetti, kişinin ölümlü olduğu bilgisine boyun eğmesi, güçleriyle onu ezen Tanrı'ya yakarması zavallılıktır der.
Bu da bana yeldeğirmenlerine saldıran Don Kişot'u anımsatıyor.
Gözüm mırıltılara boğulmuş, arada gözünü açıp beni kontrol eden kedimde...
ufuksuz bir yaşamdayım sanki
ne berisi ne de ötesi var.
Sonsuzluğa dönen yel değirmenleri gibi,
zamanı çevirir bir şeyler beklerim.

Yel bende yaşar, yel bende konuşur,
Sonunda yel ben olurum.
Umutlarım tükendiğinde Yanıtlarım bittiğinde,
Yaşam üzerine.

Çok yıllar önce yaşamı anlatmaya çabaladım bu şiirimde kendimce .

Tutku dolu, evreni anlayabileceğini kontrol edebileceğini sanan bir bilincin tükenişi, doğaya dönme ve uyum çabalarını görüyorum bugün o dizelerde.
Her varoluş, evrensel bir oyunun rolleri gibidir. 
''Herkese yeryüzünde oynayacağı rolü dağıtan Tanrısal bilgeliktir'' diyor Epiktetos.
Fakir, zengin, sakat ya da ünlü bir insan ya da hayvan ve daha niceleri.
Ama acaba evrende insan kadar ona verilen rolü irdeleyen varlık var mıdır?
......................................
Karşımda sinir bozucu bir rahatlıkla yatan Şanti, bir kez bile beni mutlu etmek için bir davranışta bulunmadı.
Ben ise hep birilerini mutlu etmek için çabaladım ama edemedim, edemezdim çünkü ben, bencilce salt kendimi düşünerek aslında bana uymayan bir rolü oynamaya çalışıyordum.
Hala kendi kendimin efendisi olamadım. Ama o, şu tüylü küçük şey bir parmak kadarken bile kimseyi kendi efendilik sınırları içerisine sokmadı.
Beni mutlu etmek için kılını bile kıpırdatmayacağını bilmeme karşın onun varlığının bile beni böylesi mutlu kılmasını anlamak zor.
Beş kardeşi arasından onu seçerken yaptıklarımı anımsadığımda utanıyorum.
Soyunun benimkinden daha gerilere uzanması hoşuma gitmişti ! Beneklerinin lokalizasyonu ölçtüm. Ağzında anomali, kalçasında çıkığı olup olmadığına baktım.
Ne kadar utanç verici şeylerdi...
Daha sonra çenesinde çarpıklık orta çıktı ve bir dişi kazma gibi hep dışarda.
O ise beni ve ona sunduklarımı daha ilk günümüzde bir ziyafetmiş gibi kabullendi.
Bilgelik üzerine sayfalar dolusu yazar ve konuşabilirim.
Ama bilmeden, bilgece yaşamanın mümkün olabileceğini Şanti'nin yaşamını izlerken fark ettim.
Uzak doğuda çok saygı duyulan yaşlı bir bilgeye, sabah kahvaltı sırasında öğrencisi sormuş; ölümsüzlüğün sırrı nedir? Ruh var mıdır? Ölünce aklımız olacak mı? Ruh bir enerji midir? Dünyada ilk varolan insan kadın mıydı?
Yaşlı bilge yanıtlamış- Kahvaltın soğuyor !

Bilgelik ve mutlu yaşam üzerine bugüne değin duyduğum en güzel yaklaşım.

19 Eylül 2013 Perşembe

Yaşama Dokunan Müzik




Kimi aileler için müzik çok şey ifade eder.
Mükemmellik amaçlanmadan yapılan böylesi müzikler,  kişiye farklı bir mutluluk, haz ve evrim sunar.
Gelişmiş teknoloji ürünü alet ve konser virtüözlerinden müzik dinleme alışkanlığı olan, günümüz çocuklarına bu güzelliği anlatmak kim bilir ne kadar  zor olurdu.
Artık salt profesyonellerin malı olarak görülen alkış ve övgü bizim kuşak, aile içi amatör müzisyenleri için çok sıradan bir şeydi.
Öğrenmesi bir ıstırap olan mandolin sesinden, yakın çevrem kim bilir ne denli nefret etmiştir.
Yanlış bastığım bir nota nedeniyle, defalarca baştan aldığım 'daha dün annemizin yollarını' gururla, gözleri yaşlı dinleyen babamı  anımsıyorum sevgi ve özlemle.
Duyguların dorukta olduğu, sevginin, aile bağlarının alabildiğine güçlendiği anlardı onlar.
Bunlardan yoksun bireylerin, yazdıkları ve yaşadıkları özgün yaşam hikayeleri fonda müziği olmayan bir filme benzer.
Hep bir şeyler eksiktir.
Müzik insanın yaşamına dokunur, duygularını geliştirir ve çevresine yabancılaşmasını engeller.
Ama özellikle kendi yaptığınız müzik bunu sağlar.
Tıpkı armonide hissedilen uyum benzeri, bizzat yapılan en acemice müzik bile yaşamla uyuma yani mutluluğa olanak sağlar.
Mandolinle başlayan müzik serüvenim, mızıka, akordeon ve gitarla devam etti.
Sonunda sesine aşık olduğum gitarda karar kıldım, yıllarca çaldım söyledim ve sonra sustum.
Yeni aldığım pikap ve piyasaya yayılan, ucuzlayan plaklar beni salt dinlemeye yöneltti.
Her cuma akşamı, konser salonunda dünyanın en önemli orkestralarını ve virtüözlerini takip ettim ve dinledim.
Dernek kurup, bir avuç arkadaşımla klasik batı sanat müzik konserlerini fakültemize getirdik.
Evimde, geniş cd koleksiyonumdan dünyanın en iyilerini dinledim dinliyorum....
Teknoloji dergilerine abone oldum müziği bana dinleten aletlere paralar döktüm.
Bir yarıştı bu, en mükemmeli yapan ve onu sunan aletler arasında onlarca yıl sürdü.
Bu gün evim teknolojik bir müze sayılır.
Sonra...
Saçlarım beyazlaştığı bugünlerde bana bir şeyler oldu..
Yeniden çalma müzik yapma isteği var içimde.
Nota kitaplarımı, gitarımı çıkardım ve her şeye yeniden başladım....
Ama ilginç bir fark duyumsadım bu yeni  müzik yapma isteğimde..
Kendim için yapıyorum artık, kimselere çalıp söylemek istemiyorum.
İçimde yerli yerine oturmadığını fark ettiğim,  bir şeylere uyum getirmek istiyorum sanki.
Sanki yaşamımın bozulan armonisini düzeltecek yeni akorlar peşindeyim.
Ama onu ben bulacağım ve ben seslendireceğim.

Çok güzel bir duygu bu....




























21 Ağustos 2013 Çarşamba

Ruhsal Okşamalar





Çocuklar, anne ve babanın onlara gösterdiği koşulsuz olumlu bakışı, sevgi olarak adlandırırlarmış.
Tıp, bunun eksikliğinin yarattığı ruhsal bozuklukları çok önemser ve de sayfalarca yazar.
O yazıp dursun.
Bence insanoğlunun, ' duygusal okşanma' olarak adlandırabileceğim bu ruhsal okşanmalara yediden yetmişe ihtiyacı var.
Özellikle ileri yaşlarda...
Ama nedense günümüzde bu yaşamsal gıdayı hep çocuklara ve gençlere sunuyoruz.
Bunca yılı geride bırakmış bir Kemal olarak hala her gün ve en az bir kere psikolojik bir okşanmaya ihtiyacım olduğunu itiraf ediyorum.
Ve de eleştiri yönelten bir kişiyi sevemiyorum.
Ya da daha doğru bir söylemle bir sonraki övgüsüne kadar sevmeye ara veriyorum... 
Neymiş efendim-tenkit ilerlemenin kamçısıymış.
Bence tam tersi, ilerlemenin frenidir!
Evrende acaba kaç kişi, hangi alanda olursa olsun, 'yine beceremedin' türünden bir tümceye mutlu bir kedi gibi mırıldanır?
Ya da dökülmüş saçlarıyla -Yahu yine kilo almışsın, ne bu halin diyen şaşkına, kim Allah razı olsun benim sağlığımı düşünüyor diyerek teşekkür eder?
Ve ona - yahu farkındamısın şimdi farkına vardım, kafan tuzluk gibi oldu.
Hep saç saçılıyor!
Çok yakında pırıl pırıl bir kel olacaksın yanıtını vermek istemez?
Ama insan, hüzün veren bir davranışla hep oynar.
Ve aslında bu iki yüzlülüğüne bile alkış bekler.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Yine Obur Karpuzlar Üzerine

 
 





Nietzche kafasında Niçin' sorusu olanların her türlü Nasıl' sorusuna katlanacağını ama asıl çetin olanın niçin sorusu olduğunu söyler.
Düşüncelerimi mümkün olduğunca kısa aktarma kaygısı kimi zaman anlam eksiklikleri yaratabiliyor.
Obur karpuz konusunu biraz daha açmak istiyorum.
Bir doktor olarak kendime, yaşam ve ölüm üzerine Nasıl sorusunu sorduğumda yanıt verebiliyorum.
Ardından Niçin dediğimde önce aklıma R. Dawkins'sin o meşhur bencil genleri geliyor ve sonra bu yeni bilgilerimle yine niçin dediğimde daralıyorum ve salt bana ait olan ve başkalarıyla paylaşmamam gereken bir alanda gezindiğimi fark ediyorum.
Tıpkı karpuz gibi benimde vücudum bir şey ya da birilerince şimdi bilemediğim başka nedenlerle kullanılıyor sanki.
Uzun yaşamak istiyorum ama kimi zavallı yöntemlerle sadece yaşlılığımı komik bir şekilde uzatıyorum.
Sanki sırıtarak seyrediliyorum.
Genlerim için basit bir biyolojik son olan ölüm, benim içim olağanüstü ciddi bir kaygı değil mi?
Ölüm olmasaydı yaşamda anlam' dediğimiz şeyin hiç bir anlamı kalmazdı.
Ölüme yazgılıyım bunu biliyorum ama acaba biteceğini bildiğim sonrası olmayan bu kısa zaman dilimini görece uzatmam ve güzelleştirmem mümkün olamaz mı?
İçinde yaşadığımız toplum bunun için hiç bir şey yapmaz ya da daha doğru bir söylemle yapmak istemez.
Ama ben evrensel anlamda çok ama çok küçük kimi çabalarımla başkalarınca programlanan bu yaşamı değiştirebilirim.
Kanımca bu bir başkaldırıdır ve insanca bir davranıştır.
Karpuz, yaşamını değiştirmek için sanki bir şey yapamaz görünüyor.
Acaba bende mi bir şey yapamam?
Ama en azından denemek gerekir.

Ve başkalarının koyduğu amaçlara inat kendime özgü kimi yaşam amaçları bir başlangıç olabilir.
Yaşamın amacı olarak görünen ölümün baskısı acaba ben ona doğru giden yolda gerçekleştirdiklerimle azalabilir mi?
Mutlu bir karpuz yaşamı istemiyorum. Ve ölüme giden yolu güzelleştirmeyi amaçlıyorum.
Yaşamı oburca yaşamak yerine yeterli' kavramının farkına varabilme sanatını

16 Ağustos 2013 Cuma

Obur karpuz



Yeterince yediğimizde doyarız.
Doyma ertelenebilen bir duygudur ve doymayı ertelemeyi alışkanlık haline getirenlere obur deriz.
Obur doyduğunun farkında olmayandır.
Yeterince yediğini farkedemeyenler gibi başarı ve maddi anlamda yeterin ne olduğunu bilmeyenlerde var.
Onlar kısır bir döngü içine sıkışır ve ötesinde nasıl bir dünya olduğunu hayal bile edemezler.
Seçtiği yolda yeterince yürüdüğünü fark edebilenler ancak farklı yeni bir bir yola gereksinim duyabilir.
Kimileri sürekli değiştirilen yollarda geçen bir hayatı anlamsız bulabilir.
Ama bence mutlu yaşam bitmez tükenmez sürekli bir arayıştan ibaret.
Arayışlar tükendiğinde, yaşam durağanlaştığında bunun tek bir karşılığı vardır.
Ölüm....
Ölüm yaşamın amacı olduğuna göre, yaşam ölüme doğru yapılan bir yolculuktur.
Ve bence en mutlu insan, yaşam yolculuğunda en fazla farklılık yaratandır.


Ama şu tarlada yan gelip yatan, salt beklemekle büyüyüp kızaran ve tatlanan karpuzlar var ya, işte onlar kimi insanlara çok kötü örnek oluyor.
 
 
 

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bir aptalın anlattığı masal





Bilinç sahibi bir varlık, yaşamı üzerine düşünmeye başladığında, anlam kavramını karşısında bulur. 
Ve hemen ardından onun iki soruyu yanında sürüklediğini fark eder. 
Yaşamın bilinmezliği ortada dururken anlamını kavramak nasıl mümkün olabilir?
Eğer yaşamın bir anlamı varsa, salt benim onun hakkında verdiğim bir hüküm hepimiz için geçerli olabilir mi?
Zaman aktıkça ,tümüyle farklı yeni anla
mlar peşine düştüğümü görüyorum.
Ve sanki her birey, hemen ötesinde gerçekleşen yaşamı kendi kişiliğinin ve bilgi birikiminin açtığı bir pencereden anlamaya çalışıyor ya da anlamlandırıyor... 
Yoksa yaşamın bir anlamı yok mu? 

' Sön kısa mum sön!
Hayat yürüyen bir gölgedir ancak, zavallı bir oyuncu ki sahnede
Çalımla dolaşarak saatini dolduruyor
ve sonra duyulmuyor bir daha 
Bir aptalın anlattığı masal ki
Sırf kuru gürültü ve şamata
Hiçbir anlamı da yok.' Macbeth 5. perde 5. sahne 

Macbeth'in bu ünlü söylemine katılamıyorum. 
Bence, özgün bir yaşam sürebilen, yani kendi hikayesini yaratabilen her kişi anlamlı bir yaşam sürmüştür. 
Ama başkalarını buna inandırmaya çabalamamalıdır.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Değiştim !




İnsan ömrü zamanla ilişkisine göre iki ya da üçe bölünmüş.
İlki, geçmek bilmeyen, aylar ve yıllarla dolu.
Her şeyi sonsuz kere sonsuz yaşayacakmış gibiydim sanki.
Bir günü bile, bitmez tükenmez görünürdü gözüme.
Ama sonrasında günün birinde bir şeyler oldu zamanı takip edemez oldum.
Sanırım çocukluktan gençliğe geçmiştim.
Hızla akan bir nehir, beni sürüklüyordu, gitmeyi amaçladığım yerlere.
O yerlere ulaştım mı ?
Fark bile etmeden geçip geride mi bıraktım bilemiyorum.
Çok sonra, ancak bugün, baş döndürücü bu akışı yavaşlatabildiğimi görüyorum.
Acaba ne değişti?
Çoğu anlamsız amaçlar arasında çekirge gibi zıplamışım.
Arada geçenleri hiç anımsamıyorum.
Bugün fark ettim ki, insan bir günde bile birçok yılın verebileceğini sandığı güzelliklere sahip olabiliyor.

Sabahları toprağın kokusunun ne denli güzel olduğunu anımsadım, sessizliği fark ettim,
gökyüzünü, yıldızları,
doğan güneşi,
taze ekmek kokusunu, odun ateşinin çıtırtısını, kokusunu,
sabaha seslenen kuşların neşesini çok özlemişim.

Değiştim, çünkü artık bunları fark edebiliyorum.
Umarım kalan yıllarım böylesi uzun ve bana coşku veren güzelliklerle dolu olur.
Umarım yapacağım, seveceğim şeyler hiç bitmez ve hep ümit edebilen bir insan olarak yaşarım

















31 Temmuz 2013 Çarşamba

Mecburiyet üzerine




Zorunlu ya da eski haliyle mecburi kelimelerini ve yaşamımdaki izlerini hiç sevmedim.
Zorlayıcı, haksız ve çoğu kez ayrıcalıklı olan bu uygulamalardan ne ben 
ne de çevremin yarar gördüğünü sanmıyorum. 
Yirmili yaşlarımda ve dördüncü sınıf tıp talebesi olarak doğuda kısa bir süre mecburi hizmetli olarak çalıştım.
Hiç bir klinik bilgim olmadan, salt teorik bilgilerimle tanı koymaya ve tedavi etmeye çalıştığım o kalabalıkları düşünüyorum.
Kimbilir geri dönüşü olmayan ne zararlar verdim insanlara.
Iğdır sağlık ocağında ilk günüm, heyecandan hatta korkudan elim ayağım titrerken çok ama çok genç, hatta tahminlerinizin bile ötesinde genç bir kız babasıyla içeri girdi....
Aman allahım, söylediklerini okuduğum kitaplardaki hastalıklardan hiç birine uyduramıyorum. 
Sabahları uyanamıyor, geceleri uyumuyor. Önce üşüyüp titriyor, sonra terliyor. Sık sık kusuyor, karnı göğsü başı hatta her tarafı ağrıyor. Neredeyse bir hasta hakkında o güne değin duyduğum tüm semptomlara sahip bir kızcağız!
O kocaman gözleriyle bana birşeyler anlatmak istiyor ama ne?
Kara kara düşünüp, önümdeki kitabı karıştırırken, yanımdaki yaşlı hastabakıcı bayan kızın babasına duyurmadan kulağıma eğildi ve
-Doktor bey bu kız evlenmek istiyor, mutlaka bir yavuklusu var ve o nedenle  bunları söylüyor, benzeri çok hasta göreceksiniz!
Sonrası tümüyle tıp dışı bir söylem oldu. 
Babası ile konuşurken kızın o aydınlanan ve ışıldayan yüzünü hiç unutamıyorum.
Bir çok kıza böylesi yardımlarda bulundum. 
Ama bir gün çok yaşlı ve iki büklüm bir kadın, bütün havamı kaçırdı.
Karşıma oturup o güne değin duyduğum en karmaşık ve en saçma şikayetlerini birbiri ardına sıralarken, dehşet içinde önce bu yaşlı kadına, ardından hastabakıcı kadına baktım. 
Ama o da benim gibi şaşkın, başka bir yöne bakıyor.
Uzun, sıkıcı ve derin bir sessizlık  ağır ağır geçti.
Sonunda yaşlı kadın kulağıma eğildi ve şunları fısıldadı 
-Doktor bey, kocam beni çok çalıştırıyor, çok yoruyor ve dövüyor... 
Kulun kölen olayım, dövmesin, biraz dinlendirsin, bal, kaymak yedirsin.
Ne söyledim, reçeteye ne yazdım şimdi anımsamıyorum.
Zor günlerdi benim için.

Ama yaşamımda, anlamsızlığını ancak bu yaşlarımda görebildiğim, kimi  sorumluluklarımın yarattığı mecburiyetlerimi düşündüğümde , en büyük zararı onlardan gördüğümü fark ettim.
Geç bile olsa bunu fark etmek güzel bir duygu.




30 Temmuz 2013 Salı

Aslan Damat



Komşumdan dinledim; Ahırını çok iri fareler sardığında, kapandan zehirli yeme kadar uyguladığı türlü yöntemlerden hiç bir yarar sağlayamamış. 
Sonunda mahallenin bu alanda en itibar gören kedisini ödünç alıp, içeri salmışlar.
Önce derin bir sessizlik, ardından müthiş bir gürültü... 
Gürültüye kedinin feryatları eklenince çaresiz kapıyı açmışlar. 
Biçare hayvan uçuşan tüyleriyle perişan, yerlerde sürünen karizmasıyla bir anda gözden kaybolmuş.
Günler sonrası, koca kafalı siyah beyaz lekeli bir kedi ortaya çıkmış ve yavaşça o ahırın  aralık kapısından içeri süzülmüş....
Yine büyük bir gürültü ama bu kez, kapıdan çil yavrusu gibi kaçışan o kocaman fareler olmuş.
Ve sonra ardından ağzında iri bir fareyle, hane halkının tezahüratları arasında ortaya çıkmış.
Bu ziyaretler günlerce ve günlerce, fareler tümüyle tükeninceye kadar sürmüş.
Ve sonra geldiği gibi birden yok olmuş.
Bir başka komşumdan o kedinin hikayesini dinledim.
Evini satıp köyü terk eden bir ailenin yanında, bahçesinde yaşıyormuş bir zamanlar.
Terk edilince, benim önümde uzanan ormana çekilip, orada yaşamaya başlamış.
Hiç yanıma gelmedi ama onun varlığını ya parçalanmış bir çöp torbası ya da alaca karanlıkta kaçan bir gölge olarak hep hissettim.
Yarı vahşi bu hayvana uzaktan ilginç bir saygı ve sevgi gelişti içimde.
Ve sonra birden ortalıkta daha sık görünmeye başladı.
Üç komşu, bahçede ateş yakıp et pişirirken bizi seyrettiğini fark ettim ilk kez. Sonra kahvaltı yaparken ya da akşam yemeğinde hep ayni şekilde uzaktan, bana bakıyordu sanki.
Sandım ki sığınacak kapı arıyor.

Onu, uçurumdan aşağı, ormana doğru Şanti'yle  birlikte giderken görünce her şeyi anladım, ama iş işten geçti galiba...
Bu yazıyı kendimi kandırmak için yazdığımın farkındayım ve lütfen yüzüme vurmayın.








26 Temmuz 2013 Cuma

Bir ritüel olarak çay





 , Darjeeling şehirden Hills Kraliçesi, Çay plantasyon ve bahçe, Batı Bengal, Hindistan, göster Stok Fotoğraf - 14882295   Himalaya çay plantasyonları

 

Çay törenlerinin kökeninde yaşamdaki en basit ve ve gündelik olayları bile estetik ve tören aracılığıyla soylulaştırma düşüncesi yatarmış.
Yapay tepeler, özenle yerleştirilmiş kaya parçaları, kademeli çağlayanlar ve küçük bir adaya bağlanan köprü ve bu bahçenin en önemli unsuru olan Japon çay evlerini ve çay ustalarını anımsadım.
Asimetri içerisine yerleştirilmiş özgün bir simetri.
Dikkat çekmeyen sade ve özgün bir zevk.
Ünlü bir çay ustası bu düşünceyi şöyle özetlemiş; 'Kendi içlerindeki büyük şeylerin küçüklüğünü duyumsamayanlar, yaşamlarında karşılarına çıkan kimi küçük şeylerin büyüklüğünü fark edemezler.'
Yaşam hızla akıp gidiyor, hatta geçen yıllar ardımda çoğaldıkça daha da hızlı akmaya başladığını fark ediyorum.
Bunun en büyük nedeni çocukluk ve gençlik yıllarımdaki farkındalığımın azalması mı acaba? Giderek hiç bir şey eskisi kadar derinliğine ilgimi çekmiyor ve onlara vakit ayırmak istemiyorum.
Her şey daha önemsizleşti ve sıradanlaştı.
Yaşamı yavaşlatmam ve her anın keyfini çıkarmam lazım. Bunu biliyorum ama hep bir dakika sonrası, bu anın tüm ışıltısını yok ediyor.
Gün batmaya başladı, birazdan etraf daha da sessizleşecek.
Çay suyum kaynamaya başladı. Artık ısınmış olan çaydanlığımın içinde afrika kıtasının tek önem kazanmış elle toplanan Kenya dağının çayı var.
Demlenmeyi bekliyor.
Tahta tepsime, üstünü kumaş peçeteyle örttüğüm çaydanlık ve demliği ayrı ayrı koydum. Çok bekletmeden (4 dakika geçmeden) gözlerimi kapatıp, şarap tadar gibi bir yudum alarak, ondaki limon aromasını duyumsamaya çalışacağım.
Bu ayrıntıların böylesi önemsenmesi farkına varmadan insanın yaşamını güzelleştiriyor.
Çay, su ve ateşle yapılan minicik bir ritüel ama yüzlerce küçük önemli ayrıntılarla dolu.
Gerçek bir çay tiryakisinin büyük sanatçılarla ortak özelliği ayrıntı sevgisidir.
Aziz İgnacio de loyola'nın mezartaşında şöyle yazıyormuş;
''En büyüğünü yapabileceği halde,
En küçüğünü yapmak Tanrısaldır....

Elimde fincan uzun uzun düşündüm. En büyüğünü yapabilecek yetenekte olanın, yaptığı küçüğün büyüklüğünü ve içerdiği muhteşem ayrıntılarını düşündüm.