5 Mart 2013 Salı

Ben iyiyim ve çok iyi bakılıyorum






Yaşamda en büyük kazançlar ve değerler en az takdir edilenlermiş.
Varlığından bile habersiz olduğum, ya da bir kenara atıp unuttuğum böylesi nice değerleri, hasta yatağımda yatarken anımsadım.
Baş ucumda iki yıldır büyümeye çabalayan kartopu'nu fark ettim bugün, pencereme kadar uzanmış, yeşil yapraklarıyla sabahın ilk ışıkları altında ne kadar güzelmiş.
Çok yakında, ilk çiçeklerini ve kokusunu sunacak bana.
Varlıklarından şüphe ettiğim, hatta çabucak unuttuğum, başka birine nakledemediğim ama belki yaşamım için en yüksek ve en gerçek olan kimi değerleri yeniden farkediyorum bu sabah birbiri ardına.
Bir şeyi daha farkettim dün akşam.
Ameliyat öncesinde, kaygıları ne dindirebilir sorusuna artık bir yanıtım var.
Bilim ve teknoloji insanın canını kurtarabiliyor ama hiç bir şekliyle kaygılarını yok edemiyor.
Çok güvendiğim felsefenin de böylesi durumlarda pek bir işe yaradığı söylenemez.
Düşünürlerin kaygılarının doğurduğu felsefelerin, benim bunalımlarımı bir an unutturmak dışında pek bir yararı olmuyor.
Nerde kaygı varsa, derlerki hemen ardından din gelir.
Kaygılı kişilerin bilinçlerinin ulaştığı nokta, sanırım çoğu kez dinden alacağı yardımla ters orantılı oluyor .
Bunalımla karşılaşan kimi inançlı kişilerin inançlarının zayıfladığı, kimi inançsızların ise sonraki yaşamlarında tüm yürekleriyle dine bağlandıkları görülmüş.
Eğitimin yükseklerde olmasının da kaygıları gidermede en ufak bir etkisi yok. Belki, kaygıyla karşılaşmadığı zamanlarda, o kişi tıpkı felsefe benzeri sınırlı akıl yürütmelerde bulunabilir, o kadar.
Sahip olduğu kültür değerleride bireyin kaygılarını yok edemiyor. Ama hiç yararsız da diyemiyorum.
Özellikle onlardan bir tanesi, benim bu kaygılı günlerimde en büyük yararı sağladı ve ona sığındım.
Sanat ve özellikle sanatın müzik yaratılarının, tümüyle olmasa da kaygılarımı dağıttığını, uzaklaştırdığını gözledim.
Gelelim sonuncu ve de belki en önemlisine;
Ben ve sen ilişkileri, bunalım günlerinin en yararlı ögelerinden birisi sanki.
Çoğu kez akılla açıklanamayan sıcak duygusal bir ilişkidir bu.
Kaygıların soktuğu bunalımların karanlığını açan.
Çok teşekkür ederim beni arayarak mesaj yazarak, gelerek defalarca beni mutlu kıldınız.

İyi ki varsınız...

15 Şubat 2013 Cuma

Ahlak ve Etik üzerine


Kahvaltı en sevdiğim öğündür.
Ailenin ortanca çocuğuyum ve bu nedenle tüm ayak işleri belirli bir yaşa gelinceye kadar hep bana yıkıldı.
Pazar sabahları düzenli olarak ya katmer ya da simit yerdik.
Parlak beyaz bir hamuru başının üstünden çevirip, mermere çarparak neredeyse kelebek kanadı inceliğe getiren ve sonra kat, kat kaymak ve fıstıkla bezeyip pişirilen bir mucizedir antep katmeri .
Cadde üzerinde meşhur bir simit fırını vardı. Beş kuruş fazla verildiğinde simit hamurunu susamın (küncünün) üstünden iki kez geçirildiğini anımsıyorum.
Nefis şeylerdi, o tadları bir daha hiç alamadım.
Bir gün, yine sabahın erken saatlerinde, rutin simit seferlerimden birisini yapıyordum, tuhafiyecinin (o zamanki adıyla) vitrin camının kırıldığını ve bir çok malzemenin yola saçılmış olduğunu gördüm...
Ayağımın altında bir çift ışıltılı kol düğmesi bana bakıyordu.
Ve etrafta kimsecikler yoktu.
Alıp cebime koydum !
Sonrası gün boyu herkes neyim olduğunu sordu.
Betim benzim atmış dolaştım durdum ve sonra attığımı hatırlıyorum.
Yıllar sonra Platon'un devlet kitabında, Gyges ve onu görünmez kılan yüzüğünü okuduğumda önce yüzüm bir kez daha kızardı.
Ama kitap bittiğinde Gyges'in hikayesi, derinlere gömdüğüm beni çok utandıran bu anımı yok etti.
Çünkü anladım ki ahlak özgürlükle çok ilintili bir şey.
Ve iki yüzlü ya da ihtiyatlı davranan bir kişi toplum tarafından ahlaklı sanılabiliyordu.
Bugün, Gyges'in yüzüğüne sahip olduğumu hayal ediyorum, yani dilediğim zaman görünmez olabilsem...
Suç işlemenin dayanılmaz, baskısına hatta güzelliğine ne kadar dayanabilirdim?
Platon, Ahlakın yalnızca makyajlı bir erdem, bir yanılsama olduğunu varsaymaktadır.
Ahlaklı olup olmadığımı sadece ben bilebilirim.
Ve bencil doğalar, bunu hep işine geldiği gibi yanıtlar.
Kafa karıştıran ahlak kavramı ancak bir etiğe sahip olarak bireylere yararlı kılınabilir.
Ne yapmalıyım ahlakın sorusudur.
Nasıl yaşamalıyım ise etiğin.
Etiğin ahlaka yaklaşımının benzerine, Descartesin ünlü metafizik düşünceleri kitabının girişinde rastlarız.
Yükselmek, yükselmek olaylara yukarıdan bakabilmek.
Geleneksel ahlaka sahip bir kişi, laik ahlaka sahip ötekinin kimi söylemleriyle şoke olabilir.
Ama özgür bir bilinç ve düzeyi yüksek bir bilgiyle yaşamını sorgulayabilen kişi aslında kendi ahlakın sınırlarının bile ne denli güvenilmez olduğunu hemen farkeder.
Anadolunun kimi cinsel gerçekleri bir tabu gibi hiç konuşulmaz. Daha doğrusu böylesi geçmişi olanlar bu konunun açılmasını istemediği gibi açanları da çok sert bir şekilde suçlar.
Ahlakın felsefesi olan etik bu çarpık sanılan gerçekleri özgür bir şekilde sorgulayarak, nedenlerini bularak insanların yaşamlarını ipotek altına alabilen böylesi tabuları yıkabilir.
Eğer özgürlük diye biteviye sesleniyorsak, bunu ahlaki alana sokabilmeliyiz.
İyinin ve kötünün koşulu hep özgürlüktür.
Ve kötünün yerini, iyinin almasını isteyenler eninde sonunda özgür düşünceyle ahlaklarını sorguladıklarında bunun gerçekleştiğini göreceklerdir.
Bunun adı etiktir.
Ve mutlu bir yaşam için şarttır.

7 Şubat 2013 Perşembe

Mutlu kılan sevgi ya da sevgili





Benim kedim asık suratlıdır.
Alnından gözleri arasına uzanan çok sayıda koyu siyah, çatılmış kaşlar, çıkık çenesinin yarattığı aşağı bükülmüş gibi duran ağlamaklı bir ağzın hemen yukarısında, gömük bir burun ve hep hayretle açılmış gibi duran yuvarlak koskoca mavi gözler.
Yakından tanımayanlar ona çirkin diyebilir, hatta ötesinde korkunç kelimesini bile yakıştırabilirler.
Onun insan muadilleri bir gece kulübünde garsonun gözlerinin içine bakıp hesabı istese-estağfurullah- beyim ne demek, burası sizin, şeref verdiniz yine bekleriz yanıtını alır.
Kucağıma atlamaz, ama beklemediğim bir anda yanıma gelip kuyruğunu şöyle bir dolayıp uzaklaşabilir, gördüğüm en egoist canlılardan birisidir, gel derim sadece bakar sonra gelmesine ilgimi kaybettiğim anda koşarak gelir.
Sanki yaşamla ilgili birçok gündemi vardır çok meşguldür ve benim isteklerimi hep sıraya koymuştur.
Ona bir an olsun sahip olduğumu düşünemedim. Evimde barınıyor, yemeğini ve tüm rahatını sağlıyorum, tüylerini tarıyorum kum kutusunu temizliyorum.
Ama sanki bütün bunları o istemiyor da ben yapmaktan hoşlanıyormuşum gibi komik bir duygu içerisindeyim.

Bu sabah, soba başında arada alevlere bakıp kitabımı okurken, Şanti her zaman olduğu gibi yanı başımda uzanmış uyuyordu.
Birden onun gözlerini üzerimde hissettim.
O asık surat böylesi bir yumuşaklık ve şefkate nasıl dönüşebilir anlamak mümkün değil.
Orada, o bakışın arkasında gizlenen, sevgi dolu bir ruh beni gözlüyordu sanki.
Dakikalarca birbirimize baktık, sonra o ardına kadar açılmış gözler hafifçe kısıldı ve odamın sessizliğinde coşku dolu bir mırıltı yükseldi.
Neden, neden acaba böylesi uzun bir bakışın ardından ne gördü ve ne duyumsadı da mırıltılara boğuldu benim sevgili kedim.
Acaba kendini çok mu mutlu hissetti?
Böylesi mutlu kılan bir sevgiye nasıl ulaşılabilir, insan doğası buna uygun mudur acaba?

30 Ocak 2013 Çarşamba

İnsan doğası




 

Bilge kelimesine etimolojik açıdan baktığımda onun bir bilgi olduğunu görüyorum. Epiküros'un söylediği gibi, akıl ve düşünceyle de ilintili bir bilgi.
Aklımızı kullanarak, düşünerek elde ettiğimiz hangi tür bilgiler bizi bilgeliğe ulaştırır acaba?
Yöntemleri belki ama bilimlerin hiç birisinin bizi bilgeliğe ulaştıramayacağını çok açık bir gerçek.
Ben bilgeliğin ulaşılacak, ortak bir değer olduğuna da inanmıyorum.
Felsefe yaparak (sorgulama anlamında) yaşamı öğreniriz.
Bu bir yoldur ve yaptıkça onun amacı olan iyi yaşama yani bilgeliğe yaklaştır.
Her birimiz yaşayarak hikayeler oluşturuyoruz.
Ve iyi yaşamlar üzerine ulaştığımız bilince göre değişen kimi güncel kararlar verip uyguluyoruz.
Ama bunların nadiren bilgece yazılmış sanat eserleriyken çoğu kez ayni matbaada basılmış sıradan birbirinin tıpkısı kitaplara benzer.
Hangi tür bilgeliği seçmeliyim acaba?
Kitaplar ve de geçmişin bilgelerinin hiçbirisinin bu konuda bana hiç ama hiç bir yararı olamaz.
Çünkü bu dünyada ben hiçbir kimseye benzemem. Benzetilmeye çalışsamda doğamın bana verdiği içimdeki, biriciklik her fırsatta her yaşta filizlenmeye çalışır.
Bu yaşıma kadar, hep biraz daha iyi, biraz daha az kötü, mutlu ve özgür bir yaşama nasıl sahip olabilirim sorup durdum.
Yanıtı aşağıdaki düşüncede buldum...

''Bilge bizden daha mutlu olduğu için hayatı daha çok sevmez, yaşamı daha çok sevdiği için daha mutludur.''

Ama itiraf etmem gerekir; yaşam içinde sevmekte en zorlandığım hatta başaramadığım şey, insan doğası oldu.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Feliks


 


Duyduğumda çok şaşırmıştım, mahallenin köpeklerini bu minik sevimli kedi mi hizaya sokacaktı?
Avuçlarımın içinde kaybolmuş, koyu kahve suratının ortasındaki mavi gözleriyle öylesine masum ve çaresiz bakıyordu ki!
Beni her akşam kapıda karşılayan Feliks'le, evim canlandı ve sanki bir yuva oldu.
Artık boş bir eve gelmiyordum.
Çok çabuk büyüdü, büyümesi hiç durmayacak sandım ama sonunda dokuz buçuk kiloda karar kıldı.
Güçlü, çevik ve saldırgan bir erkek kedi oldu.
Hep gözünün önünde olmamı isterdi. Bana yakın yüksekçe bir yere uzanır ve öylesine beni seyrederdi.
Gözlem altında olmak rahatsız edici bir duygu olsa da Feliks'in sevgi dolu, yumuşak bakışları hep huzur verdi bana.
Tembel, çirkin, fakir ya da yaşlı olmanın hiç önemi olmadığı ve beni salt ben olduğum için sevdiğini bilmem çok güzel bir duygu.
Ama güzel günler çabuk sonlandı!
İlk olay eve tamirat için gelen ustaların, saldıran köpeklerden kurtulmak için benim bahçeye sığınmalarıyla çıktı.
Evin hizmetlisinin, 'aman beyler kedi var dikkat !' çığlığını önemsemeyen hatta kızan adamların halini ertesi gün çağrıldığım karakolda öğrendim. Pantolonları paramparça, dizlerinden aşağısı derin yırtıklarla kaplıymış.
Daha sonra yan komşum aradı, ve kedimden şikayetçi olduğunu söyledi.
Gördüklerime inanamadım.
Feliks kendi evine girermişçesine onların bahçe ön kapısından içeri girdi.
Sonra hiç istifini bozmadan köpeğin su kabına yaklaşıp sakin sakin onun suyunu içti.
Bu esnada boxer klübesine sığınmış ve korkuyla onun gitmesini bekliyordu.
Haftalardır her sabah ayni saatte benim bıçkın bu ziyaretini yapıyormuş.
Bir gün, arabamı yıkarken arkasında iki köpek, koşarak bana doğru geldiğini gördüm. Yanımdan geçerken birden döndü ve saldırdı, birini kaçırdı ama kurt cinsi olanla yaptıkları kavga kanlı bitti.
Kurt köpeği sonunda yenilgiyi kabul etti ama, Feliks bir kulağının ucunu kaybetti.
Çapkındı, her mart geldiğinde onun dam muhabbetleri yüzünden çok geceleri uykusuz geçirdim.
Ve sonunda ölümcül bir hata etti, komşumun kedisine aşık oldu.
Bütün gün onun yanından ayrılamıyor.
Ne halt edeceğimi bilemedim, sevgilisi güzel ama kastre edilmiş bir güzel...
Benimki Nietzche gibi çıldırdı, mahalledeki bütün sıçanları, kuşları Salome'sine taşıdı.
Neredeyse tüm günü orada geçiriyor ama tık yok.
Artık eve geldiğimde beni karşılamıyor. Gecelerini komşunun bahçe kapısı önünde yatmaya başladı.
Sonunda olanlar oldu, evin hanımı artık sıkılıp sevgilisini yanından alınca, benimki zaten mutsuz umutsuz ve bitik durumda, birden saldırıyor.
Kadıncağız havuza atlıyarak kurtulabilmiş. Eşinin yardımına gelen evin erkeğini ise Feliks'in elinden zor aldık.
Ardından bir başka komşum, köpeğiyle evimin önünden geçme cüretini gösterince, zaten bela arayan kedim, ikisini birden paraladı.
Ve bardak taştı.
Mahalle sakinleri feliks'e ya hapis ya da tasma takma zorunluğu getirdi.
Ama ne mümkün onunla yolda yürümek, arkamda sürüklüyorum.
Herkes halime gülüyor.
Dışarı çıkarmadığım zamanlar ise, evin her noktasına halılara, duvarlara, yataklara durmadan çiş yapıyor.
Temizlikçi kadın işi gücü bıraktı, onun arkasında elinde bez dolaşıyor.
Sonunda danıştığım tüm veterinerler bu kulağı kesik yedi belayı kastre etmemin en iyi ve tek çıkar yol olduğunu söylediler.
Günlerce düşündüm ve hiç bir çarem kalmayınca gerçekleştirdim.
Birinci kattan atlayıp, havada güvercin tutan, sadece avladıklarını yiyen, bir kez bile mırıldanmayan, kucağıma gelmeyen ama beni uzaktan seven kedim, erkek kişiliğini yitirince tümüyle değişti.
Artık kucağımda oturuyor, hep mırıldanıyor. Mama çeşitleri üzerine şımarıklıklar yapıyor. Komşularımla ve hatta onların kedileriyle oyunlar bile oynuyor.
Artık köpeklerin taslarından da su içmiyor.
Herkesle arası düzeldi, ellerinden yemek bile yemeye başladı.
Ve şişmanladı, o sırım gibi adeleli vücut hantallaştı ve hareketleri ağırlaştı.
Uzun süre bana hoş gelen yeni davranışlarından kedimin mutlu olduğunu sandım.
Hatta cinsiyetsizliğin mutluluk üstüne etkilerini sorguladım ve tartıştım arkadaşlarımla.
Ama hiç bir zaman onun mutlu olduğundan tam emin olamadım.
Kediler yaşantılarında sadece üç şey düşünürlermiş 'yiyecek, seks ve hiç birşey...' ( *)
Onu cinsiyetsiz kıldığımda geriye sadece yiyecek kaldı.

Şeytan dürtüp duruyor, sormadan duramayacağım, ya insanlar kaç şey düşünür acaba?

12 Ekim 2012 Cuma



Bir şarkı ve bir anı...

Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya
benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya. Nihavent şarkı


Yüksek ot ve çiçeklerin kapladığı ağaçsız bir tepe.
Biteviye esen, rüzgarın karıştırdığı uzun kızıl saçlar, çilli ve hep gülen ışıltılı bir yüz.
Küçük dolgun dudaklar ve iri yeşil gözler.
İki elimle kavrayabildiğim beli, uzun bacaklarıyla bir kelebek gibi zarif ve güzel gelirdi sevgilim bana.
Merak ettim, neden o güne değin gözlerinin içine bakamadım acaba?
Kukumav tepesinde nereye baksan deniz görünür, sanki her yere, her şeye uzak bir yerdir orası.
Şiddetli fırtınalarda adanın küçük köylerinde yaşam yavaşlar, kimi şeyler değerlenirken kimileri daha önemsizleşir, hatta unutulur bile.
Artan paylaşma duygusuyla dostlar yakınlaşır, aşıklar sevgilileriyle bütünleşmek ve ona sahip olmak ister sanki.
Kafa karıştıran her şey denizlerin ötesinde kalmıştır.
Seviyorsan sevdiğini söylersin, söylemesini beklemeden sevgiline.
Çünki zaman bile birden kıymetlenmiştir.
Bencilce tadına varmak istersin o anın, aşkın ve yaşamın.
Böylesi bir fırtına sonrasında, kukumav tepesinde öptüm sevgilimi ilk kez.
Rüzgarın yatırdığı uzun otlar, çiçekler arasında içimi açtım ona.
Yeşil gözlerine onca zamandır ilk kez yakından ve uzun uzun bakabildim. Ne geçmişi, ne de geleceği düşünmeden salt o anı yaşadım.
Bir rüya gibiydi.
Çok yıllar önce ayrıldık. Kimbilir bugün kime bakıyor, kime güzel geliyor o yeşil gözler...
Onu yitirdim ama onu yaşayabildim.



 









 


8 Ekim 2012 Pazartesi

yüzen gelincikler





 




Bugün yağmurlarla yeşermeye başlayan tepelere bakınca anımsadım.
Yakında çavdar otlarının arasından öbek, öbek gelincikler belirecekler.
Çocukluğumda, henüz açmamış goncalarını koparıp onların içerisinden buruşuk kırmızı yapraklarını çıkarmayı çok severdim.
Tipik acımasız haşarı bir erkek çocuğu oyunu!
Yıllar sonra bir gün sevgilimle kırlarda gezerken gelinciklerin örttüğü bir yamaçta durmuş bu muhteşem kızıllığı seyrediyorduk.
Eski alışkanlığımla çevremdeki goncaları açmaya ve buruşuk kırmızılarını çıkartmaya başladım.
Sevgilim şaşkın, gördüklerine inanmayan bakışlarla kalanları elimden aldı ve eve döndüğümüzde onlarla bana bir sürpriz yapacağını fısıldadı.
Anlamadım ama itiraf etmeliyim, Girit kökenli olması nedeniyle ilk aklıma gelen içki ya da bir yemek oldu.
Sonra eve geldik.
Sevgilim, tüm gelincik goncalarını, aralarına birkaç küçük yüzen mumla beyaz, içi su dolu geniş bir porselen kaseye yerleştirdi
Bir süre sonra, birbiri ardına açıp yüzmeye başlayan gelinciklerden uzun süre gözlerimi alamadım.
Kadınlar, kadınlar, kadınlar...
O denli farklısınız ki bizlerden.
Halime bakın ne düşündüm ne buldum.
Ama ilginç olanı ne bir ders çıkarmayı düşündüm ne de utandım.
Hatta ' benim' (!) sevgilimin ne kadar akıllı ve yaratıcı olduğundan kendime pay bile çıkardım diyebilirim.
Neden kendim üzerine biraz olsun kafa yormadım?
Yanıt çok basit çünkü ben bir erkeğim...
Bende olmayanları, olanda sahiplenmek aslında tam da erkekçe bir çözüm değil mi?