6 Mart 2012 Salı

Yine yaz geliyor




Yine yaz geliyor.
Kuytularda erkenci bademler pembeleşti, katırtırnaklarının yeşilinde sarı goncalar belirdi.
Çok geçmeden toprağım yeşerecek, anemonlarım kırmızılaşacak.

Yeni evimin henüz bitmemiş verandasından ufka doğru bakıyorum, karlarla dolu dağlar ve önünde ilkbaharın erken çiçekleri birbiri ardına uzanmakta. 
kekiklerim hala uyumaktalar ama biliyorum ve bekliyorum, bir sabah onlarda beni kokulu mor çiçeklerleriyle karşılayacak.

Antalya ve yaşam çok ama çok güzel…

onlara sevdiğimi neden söyleyemedim





'Kaybolmuştum
Seninle karşılaştığımda
Larissa yolunda
Sedirlerin arasından geçen o düz yolda
Bir gezgin olduğumu düşündün
Ve bunun için sevdin beni
Öyle değildim
Kaybolmuştum
Seninle karşılaştığımda Larissa yolunda'

Sevdiğimi söyleyemediğim nice insan canlandı gözümde, L. Cohen’in bu dizelerini okuduğumda.
Sahi neden söyleyememiştim ki?
Gözlerinin içine bakarak, tüm sevgililerime, anama, babama, sevebildiğim herkese, onları sevdiğimi, neden söyleyemedim?
Sanki yanıt Larissa yolunda kaybolan Cohen'le ayni gibi.
Kaybolmuş dolaşırken, onu gezgin sanmış ve sevmiş sevgilisi.
Ben, yitirdiğim kendimi ararken,
Ben de bir başkasını sevenlere,
Onları sevdiğimi nasıl söylerdim?
Söyleyemedim.
Hala söyleyemiyorum.



Bir uçurtma yapsak
Sevgimizi umutlarımızı
Uçurtmaya taksak
Gökyüzüne salsak

Bulutların arasında kaybolsa
Yeryüzüne hiç inmese
Güneşle sevgimiz ısınsa
Umutlarımız mavi, mavi gülse

Ne güzel olurdu
Seni gökyüzünde bulmak
Gece olunca ay ışığında
Seni seyretmek

Mehtapla birlikte
Yeryüzüne gülmek seninle
Eh işte hayalde olsa güzel *


Ne çok yıl geçti uçurtmasız.
Severdim, hatta aşıktım bile diyebilirim onlara.
Bugün bile gökyüzünde özgürce salınan bir uçurtmaya bıkmada saatlerce bakabilirim.
İçimdeki çocuk umutlarını hep uçurmak istedi özgürce maviliklerin arasında.
  
Dün kocaman bir uçurtma yaptım, yarın rüzgar tepesinde uçuracağım.
Acaba hala seviyor olabilir miyim?


Bencil olmak istiyorum



Yakın bir arkadaşım, beni bencil bulduğunu söyledi.
Birkaç gün düşündükten sonra sorumu yineledim, yanıt yine -evet bencilsiniz  oldu!
Çoğu kişinin sanacağı gibi üzülmedim, hatta hoşuma bile gitti diyebilirim.
Bencil, bir biçimiyle aşırı boyutlara vardığında, başkalarına karşı aldırışsızlığın ve hoşgörüsüzlüğün yarattığı bireyciliktir.
Ama bilincini tüm dış etkilerden soyutlayıp kendi doğrularını yaratmak ve yaşamına uygulamak isteyen bireyin bencil olmaktan başka çaresi olabilir mi?
Ama önce kendi doğrularını yuani ahlakını yaratılabilmelidir.
Böylesi düzgün bir bencilliğe Kant’ın öğütlediği gibi saf akılcı bir süreçle ulaşılabileceğini hiç sanmıyorum.
Antonio Damassio, Descartes’in yanılgıları isimli kitabında beyinlerinin duygularını kontrol eden bölümünü kaybeden on iki hastanın durumlarını ‘akılcı budala’ olarak özetlemiş.
Böylesi insanlar sevgilerini sergileyemeyen, iyi ya da kötüye sevgi ya da nefrete tepki vermeyen,  soğukkanlı insanlardır.
Akılcı olmalarına karşın artık hayatlarını denetleme gücünden yoksunlardır.
Duygularla iç içe geçmiş bir akla sahip olmak, bununla ahlakını yaratmak ve düzgün bir bencillikle ötekilere uygulayabilmek.
Keşke yapabilsem.
Merak aediyorum ben bu evrimin neresindeyim acaba?
Evrimi için çabalayan bireyler için, böylesi bencilliklerin önemli bir vasıf olduğuna inanıyorum.
Umarım öyleyimdir.

Hayata ziyafetler







Kapının önüne vardığın için
Kıvançla kendini kutladığında
Bakarak kendi aynana,
O an gelmiş olur
Ve iki taraf birbirinin merhabasını gülücükle karşılayıp

Oturuver şuraya der. Yemene bak
Kendin olan yabancıyı seveceksin bir kez daha.
Şarap ver
Ekmek ver 
Gönlünü yeniden ver
Kendisine, seni sevmiş olan o yabancıya,

Başkası uğruna görmezlikten geldiğin, oysa seni
Avucunun içi gibi bilen o yabancıya bütün hayatını ver,
Raflardan indir aşk mektuplarını,
Fotoğrafları, çaresiz notları,
Aynadan kendi görüntünü sıyırıp al.
Otur.
Hayatına ziyafet çek.
                                                               Derek Walcott.

Nobel ödüllü şairin anlattığı, insan benliğin derinliklerine doğru yapılan böylesi arkeolojik kazılar, tekbaşınalık ve acılarla dolu olsa da, mutlu bir insanı yaratabilmek için başka olasılık yok gibi görünüyor.

Yeniden doğmak




Hemen her akarsuyun kendine özgü bir yaşamı vardır insanlar gibi.
Doğar, büyür, olgunlaşır ve ardından yeniden doğmak için deniz olur, göl olur.
Onun damlaları, karlı dağlardan yeşil vadilere, oradan tembel, tembel gezindiği ovalara uzanışın öyküleriyle doludur sanki.
Gençliğinde coşkusunu köpük köpük anlatırken, denize kavuşmanın hemen öncesi sessizleşir, derinleşir akmaz gibi olur.
















Doğadaki her doğuş evrendeki saf yalnızlığın dramatik bir anlatımıdır sanki.
Dinarın ötelerinde, yolun geniş bir koltuğunda kayaların altından Büyük Menderes doğar.
Berrak ışıltılı sularında uzayan parlak yeşil otları, beyaz akıtmalı kömür karası dost ördekleriyle, burası zamanı durdurmak isteği uyandırır ruhumda.

Gün batımında, yeşiller, maviler, sarılar birden silinir ve sanki tüm doğa ateşe keser

Ve insan o an yalnızı ister, salt yalnızlığı özler.
Kırmızılık her şeyi birleştirir bütünleştirir, her şey yabancıdır, farklıdır ve anlamsızdır.
Ve sanki hiç olmamıştır.


Ağır ağabeylerin dünyası üzerine







Romantik bir ilişkiyi yaşam boyu sürdürebilme özlemini çektim hep…
Doğamın artık yalnızlığa uygun olmadığını, hatta bana acı bile verdiğini gözlemliyorum.
Aşk, salt cinsel birleşme isteğinden çok başka bir şeydir.
Güvenli bir bağlanma tarzına sahip insanların, en sağlıklı ve romantik ilişkilere sahip oldukları söylenir.
Yapılan araştırmalarda, androjeni yani hem erkeksi hem de kadınsı özellikleri birlikte taşıyan çiftlerin en iyi birliktelikler olacağını ortaya çıkarmış.
Bütün bunları ne kadar geç öğrendik…
Kuşağım erkeksi bir erkekle, kadınsı bir kadının en kusursuz çift olacağını sanarak yaşlandı.
Ağır ağabeylerin bize örnek gösterildiği bir dünyada büyüdük.
Rahatça ağlayamayan, gülemeyen, yürüyemeyen, derdini sevdiğini açıkça söyleyemeyen böylesi kişilikler bende hüzün yaratıyor.

Aidiyet duygusu gelişmiş bir insan olmak isterdim.