30 Ocak 2013 Çarşamba
İnsan doğası
Bilge kelimesine etimolojik açıdan baktığımda onun bir bilgi olduğunu görüyorum. Epiküros'un söylediği gibi, akıl ve düşünceyle de ilintili bir bilgi.
Aklımızı kullanarak, düşünerek elde ettiğimiz hangi tür bilgiler bizi bilgeliğe ulaştırır acaba?
Yöntemleri belki ama bilimlerin hiç birisinin bizi bilgeliğe ulaştıramayacağını çok açık bir gerçek.
Ben bilgeliğin ulaşılacak, ortak bir değer olduğuna da inanmıyorum.
Felsefe yaparak (sorgulama anlamında) yaşamı öğreniriz.
Bu bir yoldur ve yaptıkça onun amacı olan iyi yaşama yani bilgeliğe yaklaştır.
Her birimiz yaşayarak hikayeler oluşturuyoruz.
Ve iyi yaşamlar üzerine ulaştığımız bilince göre değişen kimi güncel kararlar verip uyguluyoruz.
Ama bunların nadiren bilgece yazılmış sanat eserleriyken çoğu kez ayni matbaada basılmış sıradan birbirinin tıpkısı kitaplara benzer.
Hangi tür bilgeliği seçmeliyim acaba?
Kitaplar ve de geçmişin bilgelerinin hiçbirisinin bu konuda bana hiç ama hiç bir yararı olamaz.
Çünkü bu dünyada ben hiçbir kimseye benzemem. Benzetilmeye çalışsamda doğamın bana verdiği içimdeki, biriciklik her fırsatta her yaşta filizlenmeye çalışır.
Bu yaşıma kadar, hep biraz daha iyi, biraz daha az kötü, mutlu ve özgür bir yaşama nasıl sahip olabilirim sorup durdum.
Yanıtı aşağıdaki düşüncede buldum...
''Bilge bizden daha mutlu olduğu için hayatı daha çok sevmez, yaşamı daha çok sevdiği için daha mutludur.''
Ama itiraf etmem gerekir; yaşam içinde sevmekte en zorlandığım hatta başaramadığım şey, insan doğası oldu.
22 Ekim 2012 Pazartesi
Feliks
Duyduğumda çok şaşırmıştım, mahallenin köpeklerini bu minik sevimli kedi mi hizaya sokacaktı?
Avuçlarımın içinde kaybolmuş, koyu kahve suratının ortasındaki mavi gözleriyle öylesine masum ve çaresiz bakıyordu ki!
Beni her akşam kapıda karşılayan Feliks'le, evim canlandı ve sanki bir yuva oldu.
Artık boş bir eve gelmiyordum.
Çok çabuk büyüdü, büyümesi hiç durmayacak sandım ama sonunda dokuz buçuk kiloda karar kıldı.
Güçlü, çevik ve saldırgan bir erkek kedi oldu.
Hep gözünün önünde olmamı isterdi. Bana yakın yüksekçe bir yere uzanır ve öylesine beni seyrederdi.
Gözlem altında olmak rahatsız edici bir duygu olsa da Feliks'in sevgi dolu, yumuşak bakışları hep huzur verdi bana.
Tembel, çirkin, fakir ya da yaşlı olmanın hiç önemi olmadığı ve beni salt ben olduğum için sevdiğini bilmem çok güzel bir duygu.
Ama güzel günler çabuk sonlandı!
İlk olay eve tamirat için gelen ustaların, saldıran köpeklerden kurtulmak için benim bahçeye sığınmalarıyla çıktı.
Evin hizmetlisinin, 'aman beyler kedi var dikkat !' çığlığını önemsemeyen hatta kızan adamların halini ertesi gün çağrıldığım karakolda öğrendim. Pantolonları paramparça, dizlerinden aşağısı derin yırtıklarla kaplıymış.
Daha sonra yan komşum aradı, ve kedimden şikayetçi olduğunu söyledi.
Gördüklerime inanamadım.
Feliks kendi evine girermişçesine onların bahçe ön kapısından içeri girdi.
Sonra hiç istifini bozmadan köpeğin su kabına yaklaşıp sakin sakin onun suyunu içti.
Bu esnada boxer klübesine sığınmış ve korkuyla onun gitmesini bekliyordu.
Haftalardır her sabah ayni saatte benim bıçkın bu ziyaretini yapıyormuş.
Bir gün, arabamı yıkarken arkasında iki köpek, koşarak bana doğru geldiğini gördüm. Yanımdan geçerken birden döndü ve saldırdı, birini kaçırdı ama kurt cinsi olanla yaptıkları kavga kanlı bitti.
Kurt köpeği sonunda yenilgiyi kabul etti ama, Feliks bir kulağının ucunu kaybetti.
Çapkındı, her mart geldiğinde onun dam muhabbetleri yüzünden çok geceleri uykusuz geçirdim.
Ve sonunda ölümcül bir hata etti, komşumun kedisine aşık oldu.
Bütün gün onun yanından ayrılamıyor.
Ne halt edeceğimi bilemedim, sevgilisi güzel ama kastre edilmiş bir güzel...
Benimki Nietzche gibi çıldırdı, mahalledeki bütün sıçanları, kuşları Salome'sine taşıdı.
Neredeyse tüm günü orada geçiriyor ama tık yok.
Artık eve geldiğimde beni karşılamıyor. Gecelerini komşunun bahçe kapısı önünde yatmaya başladı.
Sonunda olanlar oldu, evin hanımı artık sıkılıp sevgilisini yanından alınca, benimki zaten mutsuz umutsuz ve bitik durumda, birden saldırıyor.
Kadıncağız havuza atlıyarak kurtulabilmiş. Eşinin yardımına gelen evin erkeğini ise Feliks'in elinden zor aldık.
Ardından bir başka komşum, köpeğiyle evimin önünden geçme cüretini gösterince, zaten bela arayan kedim, ikisini birden paraladı.
Ve bardak taştı.
Mahalle sakinleri feliks'e ya hapis ya da tasma takma zorunluğu getirdi.
Ama ne mümkün onunla yolda yürümek, arkamda sürüklüyorum.
Herkes halime gülüyor.
Dışarı çıkarmadığım zamanlar ise, evin her noktasına halılara, duvarlara, yataklara durmadan çiş yapıyor.
Temizlikçi kadın işi gücü bıraktı, onun arkasında elinde bez dolaşıyor.
Sonunda danıştığım tüm veterinerler bu kulağı kesik yedi belayı kastre etmemin en iyi ve tek çıkar yol olduğunu söylediler.
Günlerce düşündüm ve hiç bir çarem kalmayınca gerçekleştirdim.
Birinci kattan atlayıp, havada güvercin tutan, sadece avladıklarını yiyen, bir kez bile mırıldanmayan, kucağıma gelmeyen ama beni uzaktan seven kedim, erkek kişiliğini yitirince tümüyle değişti.
Artık kucağımda oturuyor, hep mırıldanıyor. Mama çeşitleri üzerine şımarıklıklar yapıyor. Komşularımla ve hatta onların kedileriyle oyunlar bile oynuyor.
Artık köpeklerin taslarından da su içmiyor.
Herkesle arası düzeldi, ellerinden yemek bile yemeye başladı.
Ve şişmanladı, o sırım gibi adeleli vücut hantallaştı ve hareketleri ağırlaştı.
Uzun süre bana hoş gelen yeni davranışlarından kedimin mutlu olduğunu sandım.
Hatta cinsiyetsizliğin mutluluk üstüne etkilerini sorguladım ve tartıştım arkadaşlarımla.
Ama hiç bir zaman onun mutlu olduğundan tam emin olamadım.
Kediler yaşantılarında sadece üç şey düşünürlermiş 'yiyecek, seks ve hiç birşey...' ( *)
Onu cinsiyetsiz kıldığımda geriye sadece yiyecek kaldı.
Şeytan dürtüp duruyor, sormadan duramayacağım, ya insanlar kaç şey düşünür acaba?
12 Ekim 2012 Cuma
Bir şarkı ve bir anı...
Güzel bir göz beni attı bu derin sevdaya
benziyor şimdi benim ömrüm uzun rüyaya. Nihavent şarkı
Yüksek ot ve çiçeklerin kapladığı ağaçsız bir tepe.
Biteviye esen, rüzgarın karıştırdığı uzun kızıl saçlar, çilli ve hep gülen ışıltılı bir yüz.
Küçük dolgun dudaklar ve iri yeşil gözler.
İki elimle kavrayabildiğim beli, uzun bacaklarıyla bir kelebek gibi zarif ve güzel gelirdi sevgilim bana.
Merak ettim, neden o güne değin gözlerinin içine bakamadım acaba?
Kukumav tepesinde nereye baksan deniz görünür, sanki her yere, her şeye uzak bir yerdir orası.
Şiddetli fırtınalarda adanın küçük köylerinde yaşam yavaşlar, kimi şeyler değerlenirken kimileri daha önemsizleşir, hatta unutulur bile.
Artan paylaşma duygusuyla dostlar yakınlaşır, aşıklar sevgilileriyle bütünleşmek ve ona sahip olmak ister sanki.
Kafa karıştıran her şey denizlerin ötesinde kalmıştır.
Seviyorsan sevdiğini söylersin, söylemesini beklemeden sevgiline.
Çünki zaman bile birden kıymetlenmiştir.
Bencilce tadına varmak istersin o anın, aşkın ve yaşamın.
Böylesi bir fırtına sonrasında, kukumav tepesinde öptüm sevgilimi ilk kez.
Rüzgarın yatırdığı uzun otlar, çiçekler arasında içimi açtım ona.
Yeşil gözlerine onca zamandır ilk kez yakından ve uzun uzun bakabildim. Ne geçmişi, ne de geleceği düşünmeden salt o anı yaşadım.
Bir rüya gibiydi.
Çok yıllar önce ayrıldık. Kimbilir bugün kime bakıyor, kime güzel geliyor o yeşil gözler...
Onu yitirdim ama onu yaşayabildim.
8 Ekim 2012 Pazartesi
yüzen gelincikler
Bugün yağmurlarla yeşermeye başlayan tepelere bakınca anımsadım.
Yakında çavdar otlarının arasından öbek, öbek gelincikler belirecekler.
Çocukluğumda, henüz açmamış goncalarını koparıp onların içerisinden buruşuk kırmızı yapraklarını çıkarmayı çok severdim.
Tipik acımasız haşarı bir erkek çocuğu oyunu!
Yıllar sonra bir gün sevgilimle kırlarda gezerken gelinciklerin örttüğü bir yamaçta durmuş bu muhteşem kızıllığı seyrediyorduk.
Eski alışkanlığımla çevremdeki goncaları açmaya ve buruşuk kırmızılarını çıkartmaya başladım.
Sevgilim şaşkın, gördüklerine inanmayan bakışlarla kalanları elimden aldı ve eve döndüğümüzde onlarla bana bir sürpriz yapacağını fısıldadı.
Anlamadım ama itiraf etmeliyim, Girit kökenli olması nedeniyle ilk aklıma gelen içki ya da bir yemek oldu.
Sonra eve geldik.
Sevgilim, tüm gelincik goncalarını, aralarına birkaç küçük yüzen mumla beyaz, içi su dolu geniş bir porselen kaseye yerleştirdi
Bir süre sonra, birbiri ardına açıp yüzmeye başlayan gelinciklerden uzun süre gözlerimi alamadım.
Kadınlar, kadınlar, kadınlar...
O denli farklısınız ki bizlerden.
Halime bakın ne düşündüm ne buldum.
Ama ilginç olanı ne bir ders çıkarmayı düşündüm ne de utandım.
Hatta ' benim' (!) sevgilimin ne kadar akıllı ve yaratıcı olduğundan kendime pay bile çıkardım diyebilirim.
Neden kendim üzerine biraz olsun kafa yormadım?
Yanıt çok basit çünkü ben bir erkeğim...
Bende olmayanları, olanda sahiplenmek aslında tam da erkekçe bir çözüm değil mi?
5 Ekim 2012 Cuma
Kurbağaları sevmem !
Kurbağaları sevmem.
Islak yeşil renkleri, çirkin sesleri ve patlak gözleriyle bana çok sevimsiz gelirler.
Onları salt su kenarlarında yaşar sanırdım ama burada, bu tepenin başında beni yine buldular.
Her akşam birkaç tanesini verandam da hoplayıp zıplarken görüyorum. Ama sivrisinek avcısı olduklarını öğrendiğimde onlara katlanmayı uygun buldum.
Şanti, (kedim) doğayla ilk kez burada tanıştı. İlk gününü hiç unutamıyorum, ayda dolaşan ilk astronotlar gibi, bitmez tükenmez bir merakla ve biraz ürkek, tüm gün etrafı kokladı tadına baktı.
Simdi tam bir sokak kızı.
Yaramaz çocuklar gibi, onu artık salt yemek ve tuvalet ihtiyacını gidermek için kısa süreli uğradığında görebiliyorum.
Şaka değil gerçekten tuvaleti için eve geliyor ve hemen tekrar çıkmak için yalvarıyor.
Onu azarlarken annemi ve çocukluğumu anımsayıp gülümsüyorum.
Bir akşam dışardan gelen gürültüler nedeniyle verandama çıktığımda dehşete düştüm.
Şanti iki patisi arasında duran bir kurbağayla bana bakıyordu…
Önce insanca bir yaklaşımla avladığını sandım.
Sonra kendimden utandım ve bir koltuğa oturup uzun, uzun onları seyrettim.
Oynuyorlardı!
Bir haftayı geçti, hala oynuyorlar.
3 Ekim 2012 Çarşamba
Pek hoş bir topluluk olduk...
Bir güvercin daha sığındı bana.
İlkinin ayak bileklerinde sahibinin adresi vardı, aradım gelip aldı.
Ama bu güzel şeyden nedense bir türlü ayrılamıyorum.
Kimi zaman serçelerle, kimi zaman arı kuşlarıyla ama en çok kırlangıçlarla beraber görüyorum onu.
Gökyüzünde bir bulutta ötekine süzülürlerken güvercinim hiçbirinin yapamadığı bir hareketle, birbirine ardına taklalar atarak iniyor ve ardından birden yükseliveriyor.
Hep yakınımda, dokunmadan salt bakarak sürdürülen bir arkadaşlık bu.
Gün batımına yakın gidiyor, hem de çok uzaklara, dikkatle gözlememe karşın indiği yeri hiç göremedim.
Tam alnında sanki ters taranmış gibi duran tüylerin altında, yuvarlak ve kenarlarını kırmızıların süslediği güzel gözleri, yürürken öne arkaya sallanan uzun zarif boynu, ayaklarına kadar uzanan süt beyaz paçaları ve sütlü kahve kabarık bir göğsü var.
Her sabah güneşin tepeyi aydınlattığı erken saatlerde geliyor.
Bir başına o da benim gibi.
Bu sabah kırmızı sürmeli gözleri hep üzerimde.
Yanına, daha yanına yaklaştım .
Güvercinler toplu halde yaşayan hayvanlardır.
Neden bir başınaydı acaba?
Yoksa gürültülü ve kalabalık bir sürüden kaçıp buraların dinginliğine mi sığınıyordu?
Ben ona bakıp düşünürken, o olduğu yerde dönüyor, çirkin sesiyle guruldanıp duruyor.
Sonra birden yukarı doğru fırlattı kendini.
Dakikalar boyu çıktı, çıktı sadece çıktı.
Masmavi gökyüzünde parlayan güneşin arkasına geçti sanki ve yok oldu.
Her şeyi ardında bırakarak yükselmek, rüzgar ve bulutlara sarılıp dünyanın bile küçüldüğü önemsizleştiği hatta olmadığı uzak mavilerde süzülebilmek.
Sessiz dakikalar birbiri ardına geçti.
Sonra, onu takip etmeye çalışan arı kuşlarıyla, bir bulutun içinden fırlayıverdi.
Birbiri ardına taklalar atıyordu.
Sonra geldi yanıma kondu.
Pek hoş bir topluluk olduk bu tepede!
Verendamın yanını kaplayan günaydın çiçeklerinin içinde bir bukalemun, yaseminlerin altına ev kuran tek bir kaplumbağa, kedim Şanti, ben, iki komşum ve bana martı romanın kahramanı Jonathan Livingston'u anımsatan güvercinim.
19 Eylül 2012 Çarşamba
Keşke bir kızkardeşim olsaydı (2)
Çok gürültülü bir evimiz vardı.
Üç kardeş yere yuvarlanmış her zamanki gibi boğuşurken, yanında annem Susan içeri girdi.
Beline kadar uzanan ışıltılı kızıl saçları, hep gülen yukarı kıvrılmış dudakları ve yanaklarını dolduran çilleriyle sanki başka bir dünyadan gelmişti.
İncecik sesli, bu sakin ve çelimsiz kız, biteviye güç yarıştırdığımız erkek dünyamızı altüst ediverdi.
Açılan bavuldan çıkan rengarenk giysilere şaşkın, şaşkın baktık.
Uçuk mavi gömlek. mor kazak, ve yaşamımın ilk açık mavi pantolonunu itiraz bile edemeden, erkeklik gururum yerlerde sürünerek giydim ve ev halkının karşısına çıktım.
Aslında anlayamadığım bir nedenle beklediğim tek onay Susan'dan gelecek olandı.
Neşeyle parlayan beğeni dolu bir gülümseme, daha sonraki tüm renk alışkanlıklarımı yerle bir etti.
Sonra evde kapı olduğunu farkettik.
Koşarak daldığım odadan yükselen çığlık ve dehşetle açılan gözler, hepimize kapı vurma denilen şeyi öğretti.
Yemeklerimiz hep bir yarıştı sanki.
Sokağın dayanılmaz çağrısıyla göz açıp kapayıncaya kadar, kimi zaman ne yediğimizin bile farkına varmadan karnımızı doyurur ve hemen kalkmak isterdik.
Annem, saatler boyu hazırladığı şeylerin dakikalar içinde yok olmasına kimbilir nekadar üzülürdü.
İlk yemeğimizi hiç unutamıyorum.
İçeri henüz girmiştik, annemin yemeği masaya getirmesini bile beklemeden, mutfakta doldurduğumuz tabaklarımıza saldırdık.
Çünkü sokak bizi bekliyordu.
Boğulur gibi yerken gözüm Susan'a takıldı; irileşmiş gözleriyle dehşet içinde bizi seyrediyordu.
Susan ayni çatı altında yaşadığım ilk kız oldu ve yaşantımda çok köklü değişiklikler yarattı.
Her gece saçlarını uzun uzun tararken biz de karşısında dikilip bıkmadan hayranlıkla onu seyrederdik.
Sonra anlayamadığım bir suç işledim...
Fırçasındaki saçlarından bir tutamını çaldım ve hatıra defterimde boş bir sayfaya iliştirdim.
Sonra gitti.
Giderken annemle birbirlerine sarılıp ağladılar.
Ama biz kardeşler, tüm üzüntümüze karşın aptallar gibi kendimizi kasıp sadece sırıttık.
Keşke biz erkekler duygularımızı dile getirmede kadınlar gibi başarılı olabilsek.
Ama sıradan iki kelime, çoğu kez erkeklik egomun düğümlediği iplere öylesine dolanıyor ki, hiç birşey söyleyemiyor, anlatamıyor ve öylesine bekliyorum.
Sevdiğim ona söylemek istediğimi, bana söylesin diye.
Zor şey erkek olmak.
Hem de çok zor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)