12 Temmuz 2012 Perşembe

Kierkegaart ve Deniz Kızlarının Şeytani Müziği










Denizkızlarının şeytani müzikleriyle etki altına aldıkları insanlarla ilgili masallar vardır.
Denir ki büyülenmiş kişinin büyüyü bozmak için tek bir hata yapmadan ayni şarkıyı tersten söylemesi gerekir.
Kıerkegaard’ın hayran olduğu yapması son derece zor, ama başka seçeneği olmayan yoldur bu.
Ona göre, kişinin her hatalı seçimi bir şekilde kökünden sökülüp çıkarılmalı, her yanlış yaptığında yeniden başlamalıdır.
Ama sonsuza kadar değil!
Seçmenin ve zamanında seçmenin önemi burada yatar.
Vakti gelince doğru seçim yapabilmek neden bu denli önemlidir yaşamda?
Yoksa yanılıyor muyum, önemli değil midir?
Birey belli bir anda kişiliğinden sıyrılıp yaşamına ara verip özgürce seçim yapabilir mi?
Kıerkegaard, evet yanıtını verenlerin büyük yanılgı içerisinde ve sıradan estetik bir yaşama sahip olduğunu söyler.
Çünkü birey daha seçimini yapmadan kişilikleri seçilenle ilişki kurmaktadır; birey seçimi ertelese bile kişilik ya da kişiliğin içindeki bilinmeyen güçleri bilinçdışı olarak seçimini yapmaktadır.
Hepimizin yaşamı böylesi yanlış seçimlerle tıka basa dopdoludur.
Doğru seçimler yapabilme yolunun tek bir ilk adımı vardır ve büyük düşünür onu önerir.
Şöyle der Kıerkegaard; İnsanın çevresinde her şey berrak, yıldızlı bir gece gibi sessiz ve heybetli olduğunda, ruhu dünyanın içinde bir başına kaldığında, karşısına olağandışı bir insanoğlu değil, ebedi gücün ta kendisi çıkar, adeta gökler yarılır ve ben kendini seçer, ya da daha doğrusu kendini kavrar. O zaman ruh en yüceyi, hiçbir ölümlü gözün göremeyeceği ve asla unutulamayacak olanı görür, kişilik onu ebediyen soylu kılacak olan şövalyelik payesini alır.
Daha önce olduğundan farklı bir kişiye değil kendine dönüşür.
Bilinci tamamlanmıştır ve artık kendisidir.
En zengin kişilik bile kendini seçmeden önce hiç bir şeydir, öte yandan en zayıf kişilik bile kendini seçtiğinde her şeydir, çünkü büyüklük şu ya da bu olmakta değil kişinin kendisi olmasında yatar ve yürekten isteyen herkes bu mertebeye ulaşabilir.

Kanımca özgür sandığımız seçimleri her birey gibi yapmaktan başka olasılığımız yok ama zaten evrim tam da bu nokta da başlıyor.
Seçim nesnesi belli olduğunda kişinin içinde var olan estetiğin kendiliğinden ve dolaysız bir seçimi gerçekleşir.
İşte bu nokta mutlu bir yaşam umudunun yani estetik bir yaşamın etiğe dönüşebileceği yolun başlangıcıdır.
Vazgeçişin en uygun tercih olduğu sözlerinde ben estetik yaşamın çaresizliğini görüyorum.
Sonrasını, yani her vazgeçişin ardında sıra bekleyen milyonlarca vazgeçişin dolduracağı bir yaşamı kim isteyebilir?
Etik yaşam vazgeçişlerin olmadığı bir yaşamdır.
Bunu sürdüren ve ‘erdemli’ diyebileceğim birey, kendisi için iyi ve güzel olanı tartışma konusu yapmadan, doğrudan seçerek gerçekleştirir.
Ben insan olmayı böyle tanımlıyorum.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

yamansaz nilüferleri



Lara ormanlarının  ötesinde  Yamansaz bataklıkları başlar.
Bir zamanların göz alabildiğine yayılan ve korku veren bu yabanıl doğa harikası,  şimdiler onu çevreleyen çirkin yapıların  balkon manzarası oldu.
Göçmen kuşların bile unuttuğu, artakalan birkaç dönümlük alanda bugün, hüzün veren   bir direnişin kalıntıları var sadece.
Orada, sular her zaman berraktır ama derinlere doğru birden karanlıklaşıverir.
Sazlar ve çeşit çeşit su  bitkileri  derinlerden  masmavi göğe doğru birbirlerine sarmalanarak uzanırlar.
Yüzlerce yılık döngüler  sonrası bitkilerin çürümüş bedenlerinden, yenilerinin  filizlendiği adalar yüzer.

Ben Yamansaz’ın Nilüferlerini çok severim,
Onlar sanki suların karanlığından yukarı taşıdıkları aydınlık  çiçekleriyle farklı dünyalardan mistik mesajlar taşırlar .
Suların aynalarında , kocaman yeşil yuvarlak yaprakları ve  ortası sarı, beyaz çiçekleriyle,  gün boyu  tembel tembel salınırlar.
Bir zamanlar buraya gelip onlara öylesine bakardım.
Sessizlik  giderek derinleşir, dinginleşir  ve  sonra,  beni de  içine alarak anlatılamaz bir huzur duygusuyla, 
hiçbir şey yapmamanın, o olağanüstü tadına varırdım.

6 Temmuz 2012 Cuma

Kiraz Çiçekleri






Bir uzak doğulu bilge, yaşamı kiraz çiçeklerinin üç günlük ömrüne benzetmiş.
İlk gün, yeşil dallar goncalarla doludur,
sonrasında, pembe beyaz açan çiçekleriyle ağaç, güzelliğinin doruğuna tırmanır.
Ve sonra hepsi dökülür, yerlere,
sanki geleceğin yeni goncalarını yaratmak için.
Hiç düşündünüz mü, yaşamın anlamı ne olabilir, anlamlı bir yaşam nasıl sürdürülebilir?
Bana göre yanıt, ileri, ya da geriye mi doğru baktığınıza göre değişir.
Goncaların egemen olduğu ilk günler umutlarımızdır amacımız.
Açan çiçekler ise kusursuz bir güzelliği ve gücü simgeler.
Ve her şeye sahip olabileceğini sanan, salt onu amaçlayan, kişileri anımsatır bana.
Ama üçüncü gün, ilk esintiyle yok olacaktır tüm güzellikler.
Belirmeye başlayan meyveler, sonsuz bir döngünün yeni bir başlangıcı da olabilir kimilerine göre.
Barbara ve eşi Jim'in hikayelerini duyduktan sonra, yaşamımı, alelacele çizilmiş, sanki zaman yetmediği için ayrıntıları doldurulmamış bir resme benzetmeye başladım.
Yaşam da geç kalmak çok kötü bir duygu...
İki sene önce Jim, evliliklerinin yetmişinci yılında eşi barbarayı yalnız bırakarak ölmüş.
Çocukluktan başlayan, hiç kavga etmemeyi başardıkları, uzun mutlu bir yaşamları olmuş onların.
Sevgilerini öylesine kıskanmışlar ki, sırf bu nedenle anne ve baba olmayı bile istememişler.
Sık sık dans ederlermiş ve hatta girdikleri yarışmalardan çok sayıda kupalar bile kazanmışlar.




Jim, en sevdikleri yer olan ve her gün elele gezindikleri, çimlere oturup lavanta tarlalarını seyrettikleri tepelere küllerinin saçılmasını vasiyet etmiş.
Barbara da, öyle yapmış, sevgilisini rüzgarlı bir günde, çok sevdikleri o tepelere saçmış avuç avuç.
İki sene daha, normal hayatını sürdürebilmiş Barbara.
Düşüp kalçasını kırarak yürüyemez duruma gelinceye kadar, Yorkshire'da sevgilisinin küllerini saçtığı tepelere bakarak ve belki de onlarla konuşarak özlemini gidermeye çalışmış.
Şimdi bir hastane odasında yatıyor.
Kapısına bir not yapıştırılmış soğuk, sessiz bir odada.
Uyulmasını istediği ve imzaladığı notta şunlar yazıyor.
''Barbara hiç kimseyle görüşmek ve tedavi olmak istemiyor. Kalbi durduğunda müdahale edilmeyecek.''












13 Haziran 2012 Çarşamba

Siste yürümek


Ne tuhaf, siste yürümek!
Her çalı, her taş ıssız,
Ağaçlar görmüyor birbirini,
Hepsi de yalnız.

Hayatım aydınlıkken henüz
Dostlarımla doluydu dünya.
Çöktü işte şimdi sis,
Biri yok ortalıkta.

Karanlığı bilmeyen
Bilge değil, olamaz.
İnsanı ayıran her şeyden,
Karanlık: hafif, kaçınılmaz.

Siste yürümek ne tuhaf!
Yalnız olmaktır yaşamak.
Kimse kimseyi tanımaz,
Herkes yalnız.                   

Sis kapımın önüne kadar gelmiş.
Beyaza uyandım bu sabah.
Yoğun bir sessizliğin içinde, gerçek ve hayalin sarmalandığı bir dünyadayım sanki.
Ormanı hiç böylesi güzel görmemiştim.
Rüzgar önüne kattığı bulutlarla, doğayı bir ressamın fırçası gibi var ediyor, yok ediyor birbiri ardına. Biraz önce tüm güzelliğiyle duran koca bir çam artık yok.
 

Orada biliyorum ama sis örttü tümüyle.
Şimdi baktığımda keçi boynuzu ağaçlarını görüyorum sadece.
Karların her yeri kapladığı ağaçları, dereleri bir tabloymuşçasına hareketsiz kıldığı anadolunun soğuk beyaz kış görüntülerini anımsıyorum.
Sis ve kar, acaba neden her ikisi de bana derin bir huzur duygusu veriyor?
Hermann Hesse, siste yalnızlığı vurguluyor bu şiirinde.
Ben ise bir başınalığı.
O denli farklılar ki !
Bu dünya da, bir başına olmak duygusu bana hep huzur verdi.
Yaşam o sislerin ya da ufkun arkasından beni mutlu kılacak bir şeyleri hep çıkarıyor.
Biliyorum gelecek güzelliklerle dolu.

*Siste Aksu ovası, Rüzgar tepesinden K.T.

7 Haziran 2012 Perşembe

İrish Beauty



Yıllar önce London National Galeri'yi gezerken bir tablo karşısında donakaldığımı anımsıyorum

Uzun kızıl saçları, kopartmadan, elleriyle sarılıp kokladığı ve o an ölesiye yerinde olmak istediğim gül ve gülün yapraklarına benzettiğim cildi, gül yeşili elbisesiyle bu İrish beauty, aklımı başımdan almıştı.
Hemen bir kopyasını edindim.
Önceleri salonumun, hep görebildiğim bir köşesinde yaşadık onunla.
Sonra yatak odama, yatağımın başucuna geldi.
İflah olmaz bir romantiğim ve böyle öleceğim gibi.
İlk aşkım, ay ışığında salınan uzun otlar, çiçekler arasında uçuşan geceliğiyle incecik mahzun bir kızdı. Babamın bir dergisinde rastlamıştım.
Tüm üniversite hayatım boyunca odamın bir duvarını süsledi ve sonraki aşklarım için de mihenk taşı oldu sanki bana.
Londra'lı İrish Beauty karşıma çıkana dek.
Bu kadın, benim tüm güzellik kavramlarımı altüst etti bir anda.
Böylesi güzelliklere asla ulaşamayacağımı biliyorum ama, onlara ulaşma umudu sanki yaşamımı güzelleştiriyor gibi geliyor bana.

*My Sweet Rose   John William Waterhouse











 

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Güller




Küçük bahçemde, sayısını hatırlayamadığım kadar çok çeşit renk ve kokularda güller yetiştirdim.
Gün doğumunun sessiz serinliğinde, onların renk ve kokularının en güzel algılanabildiği saatlerde aralarında olmak, anlatılmaz bir keyif verirdi bana.
Kimi gülleri, insanların doğa yardımıyla yaratmış oldukları sanat eserleri olarak görürüm.
Belki de ona uygarlığımızın simgesi demeliyim.
İnsanlarla beraber yaşamış, onlarla değişime uğramış ve sonunda bugünkü acıklı durumlarına birlikte düşmüş bir bitki.

Gül, beyaz ırkın en güzel tiplerini yetiştiren Kafkasya’dan Lübnan dağlarına kadar uzanan bir kuşakta doğmuş ve oradan dünyaya yayılmıştır.
Doğu Anadolu da bulunmuş olan Rosa Phenicea, kokulu güllerin atası kabul edilir.
Anadolu Kafkasya ve İran, sarı gülün dünyada ilk tanımlandığı bölgelerdir
Antep'te, 'sarı güllük' olarak bilinen,  tek katlı, kokulu sarı yaban güllerin doğal olarak yetiştiği bir bölgeyi anımsıyorum.
Sonrasında tüm kültür bitkilerinde olduğu gibi, binlerce insanın çabaları, doğadaki bu birkaç renk ve formdaki çiçeği on binlerce renk, koku ve farklılığa ulaştırır.
O dönemlere baktığımda, Violet Simpson, Magdelena de Nubiola, Moonlight, Mademaoiselle Marguerite, Prince Camille de Rohan ,
Madame Edouard Ory gibi isimlerin yeğlendiğini gördüm.
Yoğun bir duygusallığın hakim olduğu bu alana şimdilerde bakıldığında ekonomik yararın ön planda olduğu görülür.
İsimler artık salt tüketicilerin ilgisini çekme kaygısıyla seçilmektedir.
Bugün çoğu kişi için artık sadece kırmızı, sarı ve yeşil gül vardı
Hepsi cetvel gibi düz, uzun ve artık dikensiz bir sapın üzerinde açmayan, kokmayan  şeylerdir.
Yüzeysel ilişkilerimizde, ilişkilerimizi derinmiş gibi gösterdiğini sandığımız, düğün ve ölümlerde aklımıza gelen ruhsuz bir ot.

Çoğu kişi için yaşam denilen oynadığı sıradan oyunda kullandığı sıradan bir eşya.
Geçmişin güzellik ve estetik duygularının günümüze uzanan bir imitasyonu.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Nil Kıraathanesi'nde Tango




Şanti'nin bugüne değin hiç erkek arkadaşı olmadı. 
Çok aramama karşın ona uygun bir eş bulamadım. 
Kiminin cinsi, kiminin tüyü , rengi, asaleti, boyu, posu, sahibinin karakteri derken dünyalar güzeli kızım evde kaldı... 
Veterinerin söylemine göre, benim çıtırım, ilerleyen yaşı (haltetmişler) nedeniyle doğuramazmış. 
Evet suçluyum, 
İnsanca ve pek erkekçe davrandım.

Çocukluğumu düşündüm, kızlar çok sevdiğim oyun arkadaşlarımdı, sonra birden farklılıklarımızı farkettim ve kabus başladı . 
Bir süre sonra, onlara (onlarla değil) oynamaya başladım.
Şimdi ne yapıyorum?
ya da gelecekte ne yapacağım?
Sanırım o  bilinen erkek davranışıyla, esrarlı bir havaya bürünüp bu konuda susacağım.
Hepimizin karşı cinsle ilgili, ilginç deneyimleri vardır.
Ama hep susar hiç konuşmayız.
Ben benimkilerden bir tanesini, her anımsadığımda içimi acıtan, trajik ama ayni zamanda güldüren birini  paylaşacağım sizlerle.
Hayal meyal hatırlıyorum Nil Kıraathanesini, adını unuttuğum bir meydana bakan,  bol camlı, aydınlık bir kahveydi. hemen ötesinde olan berberime giderken merakla bakardım içine, kapısı aralandığında.
Çünkü çocuklara, talebelere yasaktı ve her bilinmeyen şey gibi beni kendine çekiyordu.
Kızlar gibi...  
O günlerde kızlarla  ayni sınıfta olmamıza karşın dile getirilemeyen mesafeli bir  ilişkimiz vardı.Onlar bize karşı rahat davranıyorken biz (hadi itiraf edeyim) onlardan çekiniyorduk.
Ama kızlar hakkında ne denli derin bilgi, ve deneyim sahibi olduğumuzu gösteren hikayeleri, yalan olduğunu bile, bile birbirimize anlatır ve büyük bir ciddiyetle dinlerdik.
Böylesi günlerdi o günler. 
Ve tam kazasız belasız geçecek derken bomba patladı; 
Hocalarımız biz erkek  kazmalar arasında, dans edebilenlerin metre karede bir ya da hiç olmadığını fark etmişler.
Okul müdürü hepimizi topladı, hafta sonu Nil Kıraathanesinde, belediye bandosu eşliğinde iki hocanın bize dans dersi vereceğini bildirdi.
Gitsen bir dert gitmesen daha büyük dert ve sonunda o korkunç gün geldi.
Anımsayabildiğim kadarıyla uzun ince bir kahveydi.
Kızlar bir köşede, erkekler ise onlara en uzak köşede toplanmıştı.
Kızlar sakin beklerken bizler görünmemek ve arkada kalabilmek için devamlı hareket halindeydik.
Sonra bando başladı, adamlar marştan başka birşey çalmamış. 
Önce bir tango denediler.
İnsan aklına rap rap yürümekten başka bir şey gelmiyor.
Kızlar hala delirtecek bir sakinlik içerisinde gülümseyerek bakıyorlar.
Erkeklerin arkada kalma savaşında ise kavga çıktı çıkacak.
Yahu bizi kurtarsın diye Arjantin Mehmet'i arıyorum, sözde çok iyi tango yaparmış,ama göremiyorum, anlamış başına gelecekleri, çömelmiş tam siper gizleniyor.
Önce rica etti hocamız, sonra giderek sesini yükseltti. 
O bağırdıkça biz küçülüyoruz. 
Ve son bağırmayla (defolun) kaçtık gittik.
Erkekler bu mahut günü, aramızda hiç konuşmadık. 
Ama kızların,  bize bakışlarının değiştiğini farkettim.
Daha yumuşak daha sevecen ve daha iyi oldular.
Çünkü sahip oldukları bizde olmayan bir 'değer', yani analık güdüsü, onları yaşamda hep daha güçlü ve anlayışlı kılıyordu.

Ben şantinin yerinde olsam, bana kimbilir neler yapardım.
Ama o bir dişi kedi, 
İstese de yapamaz.